[Gün 10] Chiavari – Pisa – Floransa

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Tatilimizin en kötü geçen gününün ve 100 € ödeyerek konfor içinde geçen bir gecenin ardından, sabah saat dokuz gibi uyandık ve otelin restoranında kahvaltımızı yaptık. Otelin hemen yanında sağlam bir park yeri bulmuş ve kızımı dinlenmesi için orada bırakmıştık. Gündüz saatlerinde yeni bir resepsiyon görevlisi gelmiş ve son derece güler yüzlü ve yardımsever bir adam.

Sorduğumuz her şeyi sabırla yanıtlıyor ve kızımın bir süre daha kalıp kalamayacağını sorduğumuzda, istediğimiz kadar kalabileceğini söylüyor. Bunun üzerine, planlarımızda olmamasına rağmen kendimizi bir anda buluverdiğimiz Chiavari’yi gezmeye ve buranın Gelato kalitesini test etmeye karar veriyoruz.

Otelden çıktıktan on dakika sonra başımıza bir talihsizlik geliyor ve yanlış bir sokağa girince, kendimizi bir Oviesse mağazasının karşısında buluveriyoruz. Neyse ki dinlenerek geçirdiğimiz gece Tülay’ın enerjisini toparlamasına yaramış ve alışveriş için %100 kapasite ile hazır. Tülay 1,5 saatlik Oviesse macerasına atılırken, Derin ve ben de mağazanın yanıbaşındaki çocuk parkında İtalyan aile yapısını ve tipik İtalyan çocuk davranışlarını uzun uzun inceleme fırsatını yakalıyoruz. Tülay mağazada pek bir şey bulamadığını, ama ucuz olduğunu söyleyerek ve aldığı bir iki çanta ile geri döndüğünde, Derin ve ben henüz istediğimiz kadar detaylı gözlemler yapamamış olmamıza rağmen, gönülsüzce de olsa turumuza devam etmeyi kabul ediyoruz.

Chiavari küçük bir İtalyan kasabası. Aslında tam da yola çıkmadan önce gezmeyi hayal ettiğimiz türden bir yer. Etrafta neredeyse hiç turist yok ve daha önce Vicenza’da tecrübe ettiğimiz, gerçek İtalya’yı buluyoruz burada. Küçük kitapçılar, marketler, manavlar, berber salonları.

Avrupa filmlerinde gördüğünüz türden bir İtalya ve bu İtalya bizi fazlasıyla mutlu ediyor. Sokaklarda dolaşıyor, şehrin katedralini geziyor, en sonunda da kendimizi bir Pazar yerinde buluyoruz. İlginç bir durum dikkatimizi çekiyor: binaların dış cephelerini sanki üç boyutluymuş gibi boyamışlar. Oldukça ilginç görünüyorlar.

Son derece güler yüzlü, yardımsever bir halkı var Chiavari’nin. Bizim büyük çabalar harcamamıza rağmen doğru dürüst büyütemediğimiz Gardenyalar burada pazarda satılıyorlar ve neredeyse birer ağaç olacak kadar büyümüşler. Tabiî ki sinir oluyoruz. Yakınlarda bir yerlerde deniz var. Her taraf yemyeşil, havanın nemli olduğu belli. Bu kıyılara Ligurie Rivierası ismi verilmiyor ve aslında, bir tatilin tümünü burada geçirmeye değecek kadar güzel bir bölge. Ama ne yazık ki bizim burada bütün bir tatil geçirecek zamanımız yok ve diğer yerlerde de yaptığımız gibi, “Aslında iki saat de epey yeterliymiş, daha fazla kalsak sıkılırdık,” diyerek dikkatimizi Gelatolarımıza yönlendirip, kızımın yanına dönüyoruz. Her şey yolunda… 10 gün oldu ve kızımın başına hâlâ herhangi bir şey gelmedi.

Saat 12:00 gibi Chiavari’den ayrılıp Pisa’ya doğru yöneliyoruz. İtalya’daki otoyol kenarı duraklarında pek fazla tuvalet görmüyoruz. Avusturya bu konuda son derece iyiydi ve neredeyse durduğumuz her yerde bir tuvalet ve lavabo buluyorduk. Tülay bugün epeyce düzelmiş durumda ve onun da keyfi yerinde. Virajlı yollarda zaman kaybetmek istemediğimiz için otoyola giriyoruz.

Bu bölgedeki otoyollar deniz seviyesinden epey bir yüksekten geçiyor ve tepelerdeki küçük köyler, refüjleri kaplayan ve kilometrelerce, birazcık olsun kesintiye uğramadan devam eden zakkumlar, deniz manzarası ile keyifli bir yolculuk sunuyorlar. Dağlar ve manzara insanın kendini Karadeniz kıyısında hissetmesine neden oluyor. Gerçi yakın zamanlarda giden dostlar kıyısındaki çevre yolunun Karadeniz’i mahvetmiş olduğunu söylüyorlar ama olsun, biz henüz oraları görmedik ve hatıralarımızdaki güzellikleri de hâlâ unutmuş değiliz.

Milano’dan bu yana girdiğimiz otoyolların neredeyse yarısı tünellerden oluşuyor. Özellikle dağlık bölgelerden geçerken bir tünelden çıkıp diğerine giriyoruz. Öyle çok tünel var ki, arkada kitap okumaya çalışan Derin kızımın ışıklarını yakmak zorunda kalıyor. Daha önce de yazdığım gibi, buradaki otoyollar bizdekiler gibi kocaman değil, daha mütevazi yollar. İki şeritli filan olsa da, herkes kurallara uyarak insanca araba kullandığı için, bir yerden bir yere hiçbir zorlukla karşılaşmadan, konforlu biçimde seyahat etmenizi sağlıyor ve yolculuğunuzu bir sinir harbi olmaktan çıkartıp, seyahat haline getiriyorlar. Avrupa’nın geri kalanında olduğu gibi, burada da arabaların büyük çoğunluğunda navigasyon cihazları var.

Chiavari – Pisa arasında kullandığımız otoyola 9,90 € ödüyor ve saat 13:30 gibi Pisa’ya ulaşıyoruz. Her zamanki “Şehrin Neresindeyiz Acaba?” şölenlerinin ardından mavi çizgilerle çevrelenmiş ücretli sokak parklarından birine arabayı park ediyoruz. Gelirken arabayı çaldırmamak için şöyle yaparız, böyle ederiz falan diye kafa patlamıştık ama burada alabildiğimiz yegâne önlem ortada değerli bir şeyler bırakmamak ve direksiyon-debriyaj kilidini her duruşumuzda mutlaka yerine takmak oluyor. Park yerinde gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra bilet almak için parkmetreye doğru gidiyorum. Bu sırada bizim arabanın yanındaki bir araba çıkmak üzere ve iki İtalyan benle uzun uzun İtalyanca konuştuktan sonra ellerindeki bileti bana uzatıyorlar. Bedava mal kokusu aradaki lisan problemlerini hemen aşmamı sağlıyor ve 3 saati henüz kullanılmamış bileti heyecan içerisinde alıp adamlara hararetli bir şekilde teşekkür ettikten sonra, mutlu mutlu ön cama yerleştiriyorum. Yahu bu İtalyanlar süpermiş!

Tahmin edeceğiniz gibi, Pisa İtalya’nın en turistik yerlerinden biri. Yatık kule ve bir katedralin bulunduğu alana bir kapıdan geçerek giriliyor ve nedendir bilmem, ben kendimi son derece huzurlu ve mutlu hissetmeye başlıyorum. Sağ tarafta bir sürü turist tuzağı var ve türlü türlü hediyelik eşya satıyorlar. Tabiî ki pek çok şey eğri duruyor. Aynı Vicenza’da olduğu gibi, Pisa’da da İtalya’nın geri kalanına oranla çok daha fazla sayıda siyah tenli insan var. Gelatolarımıza yumuluyor, etrafı geziyoruz.

Kule hakikaten de eğri duruyor. Son yıllarda yeniden elden geçmiş ve sağlamlaştırıldıktan sonra ziyarete bile açılmış. Yani, eğer kapıdaki kuyruğu beklemeye vaktiniz varsa, kulenin tepesine de çıkmak mümkün. Tabiî ki, İtalya’da her şeyde olduğu gibi, bedelini ödemek koşuluyla.

Yüzyıllarca yıllık mermer merdivenlerde oturuyor, kenardaki adamdan aldığımız, tadı lezzetsiz fındığa benzeyen Hindistan Cevizlerimizi kemiriyoruz. Tatsız tuzsuz, sert bir şey ama Pisa’ya geldik, Hindistan Cevizi yemedik demek de olmaz!

Özellikle bu tür turistik yerlerdeki tezgâhlar pazarlığa açık, unutmayın. Adamların dediği fiyata bir şey alıp gitmeyin; tutarlı bir şekilde pazarlık edin ve azıcık da olsa fiyatı düşürmelerini sağlayın. Bu tezgâhların çoğu aynı malları satıyorlar, eğer satıcılardan biri inatçı çıkmış ya da size sinir olup fiyatı düşürmemekte ısrar etmişse, hemen yandaki tezgâh uygun fiyatları ile sizi bekliyor demektir. Gördüğümüz kadarıyla İtalyanlar hırsızlık olayını azaltmışlar ve bu konuda hassaslar. Kalabalık yerlerde dolaşan polislere rastlıyoruz. Yine de, bu tür yerlerin hırsızlar için son derece uygun olduğunu akılda tutmakta ve dikkatli olmakta fayda var.

Pisa’da herkesin dikkat etmesi gereken bir konu var: meydana girerken size hiçbir şey demedikleri kapıdan çıkmak tam bir sorun. Bu kapıdan çıkmak istediğinizde, polislerin çıkan herkesten çektikleri fotoğrafları göstermelerini istediklerine ve o malum fotoğrafı çekip çekmediklerini kontrol ettiklerine şahit oluyoruz. Aşağıda gördüğünüz fotoğrafı çekmeyenler kapıdan çıkamıyorlar, aman dikkat!

Otopark saatimizin dolmasıyla birlikte, saat 16:30 gibi Pisa’dan çıkıyor ve bu sefer otoyola girmeden, Floransa’ya doğru gazı köklüyoruz. Yarım saat gidiyoruz ve yanımızdan geçen bir panel vanın arkasında “Bir Ye!” yazdığını görüyoruz. Plaka İtalyan, ancak arabanın üzerindeki bütün yazılar Türkçe. Hemen selektör yapıyorum ve yavaşlıyor. Biz onu geçiyoruz, o bizi geçiyor… korna eşliğinde verilen selamlar (biz Türk’üz, istediğimiz kadar basabiliriz kornaya ve kimse de bize karışamaz), Derin’in el sallamaları falan derken adam sağa çekiyor. Biz de duruyoruz. Bu arkadaşlar İtalya ve Avrupa’da döner dağıtımı yapıyorlarmış. Daha sonra Roma’da karşımıza çıkacağı gibi, dönerle hiç alakası olmayacak bazı yerler, örneğin bazı Pizzerialar döner satıyorlar. İşte o dönerleri dağıtanlar bu arkadaşlarmış. Hoş du beş ti derken heyirli gunler dileyip yeniden yola koyuluyoruz.

Akdeniz’in o yeşillikleri yerini giderek daha fazla kahverengiye bırakıyor. Ne yazık ki çevremizde gördüklerimiz türlü fotoğraflarda karşımıza çıkan o güzelim Toskana manzaralarına hiç benzemiyor. Hep gördüklerime benzer bir Toskana fotoğrafı çekme özlemi içerisinde etrafa bakıp duruyorum ama o fotoğraflar sanki buralarda çekilmemişler. Şu ana kadar gördüğüm Toskana’nın bende yarattığı ilk izlenim hayal kırıklığı. Tabiî ki bu durumun canımı sıkmasına izin vermiyorum.

Floransa’ya geldik ama şehrin girişi aynı küçük bir kasabanın girişine benziyor. Artık törensel bir nitelik kazanan “Neredeyizkine?” tecrübesini yine, yeni, yeniden yaşayıp, iç güdülerimiz doğrultusunda kalabalığa doğru ilerliyor ve her zaman olduğu gibi kendimizi şehrin göbeğinde buluyoruz.

Yine sinir oluyorum. Akşamüstü ve iş çıkışı olması gereken bir saat ama şehrin merkezinde trafik sıkışıklığı yok. Tam da Floransa Duomo’sunun önünde duruyor, bir taksi şoförüne daha önce internette adını gördüğüm Camping Michelangelo’yu soruyorum.

Taksi şoförü hemen anladığına göre, bu kamping epeyce bilinen bir yer olmalı. Taksici hemen yan tarafına uzanıyor, taksiler için basılmış bir Floransa haritası çıkartıyor ve harita üzerinde kampingin yerini ve hangi yoldan gideceğimizi işaretliyor. İtalyanlar gerçekten de yardımseverler ya da bize hep yardımsever olanları denk geliyor.

Harita üzerinde işaretli yolu kolaylıkla buluyor ve Floransa’yı ikiye bölen nehrin karşı yakasına geçip, tepelerin üzerine doğru tırmanmaya başlıyoruz. Camping Michelangelo, bu tepelerin üzerinde yer alıyor ve Floransa’nın merkezine yürüyüş mesafesinde. Bizde olsa, hemen bir alışveriş merkezi ya da elit bir site falan yapılırdı buraya. Öyle güzel bir yerde ki, hem Floransa’ya yürüyerek gidebiliyor, hem de kampinging kafesinde oturduğunuzda, o ünlü Duomo’nun da içinde yer aldığı hoş bir Floransa manzarasına karşı biranızı yudumlayabiliyorsunuz. Hani, neredeyse Topkapı Sarayı’nın olduğu yeri kamping yapmışlar falan gibi bir şey bu.

Kamping de son derece güzel bir yer ancak bundan önce kaldığımız yerlere oranla daha pahalı ve daha turistik görünüyor. Ayrıca kampingde kalanların genel profili, örneğin Garda Gölü’ndeki kampingden son derece farklı. Dünyanın dört bir yanından türlü zıpır buraya doluşmuş ve kalanların %80’i falan interrail ile Avrupa’yı dolaşan talebeler. Yaş ortalaması 18’lerde falan geziniyor.

Kampingin kendi bungalowları var, ama bildiğiniz bungalowlar gibi değil bunlar, duvarları çadır bezinden. Kızımı park edip yanına çadır kurarsak ödeyeceğimiz parayı ödüyor ve içinde üç yatak bulunan bir bugalow kiralayıp, kızımı da kapının önüne çekiyoruz. Bundan iyisi Şam’da kayısı durumundayız yanı. Kızımdaki buzdolabı çalışıyor ve bungalow fiyatına elektrik dahil olmadığı için buzdolabını yola çıkmadan hemen önce kızımın termal aküsüne yaptırdığım bağlantıyı kullanarak çalıştırmamız gerekiyor. Bakalım akü ne kadar idare edecek. Akşam çökerken seyyar ocağımızı falan hazırlayıp yemek yapmaya koyuluyoruz. Yandaki bungalowda kalan iki talebe geliyor, uzaktan selamlaşıyoruz ve ben, tipik bir Türk babası olarak pis pis bakıp ailemi korumaya alıyorum.

Yemek faslının ardından etrafı keşfe çıkıyoruz, Tülay’nan. Tembel Derin efendi bungalowda kalıp kitap okumayı tercih ediyor. Marketin fiyatları son derece iyi. Hatta birçok kişi markette neredeyse yarı fiyatına satın aldıkları biralarla, hemen marketin üzerindeki pizzacıya konuşlanıyorlar. Anlaşılan kampingi işletenler de bu durumun farkında ki, marketin açık olduğu saatler son derece kısa. Bir iki bira alıp dolabımı takviye ediyorum. Bungalowumuza döndüğümüzde, Derin’i yandaki bungalowun içinde, yeni edindiği iki arkadaşı ile sohbet ederken buluyoruz. Ama ortada tuhaf bir durum var, sanki Türkçe konuşuyorlar. Türkçe mi? Evet, Türkçe. Meğerse yan bungalowda kalan iki delikanlı Türk’müş. Dünya küçük yer. Biz gittikten sonra, yandaki komşular ney çalmaya başlamışlar, Derin de müziği duyunca bakmaya gitmiş ve önce İngilizce konuşmuşlar. Sonra biri hapşırmış, diğeri de, “Çok yaşa!” diyince, ak koyun kara koyun ortaya çıkmış. Bol bol gülmüşler. Komşularımız da interrail yapıyorlarmış ve İstanbul’da okuyorlarmış. Polonya’dan başlamışlar ve Avusturya üzerinden buraya gelmişler. Arabada sıkışık olmasak, bizimle Roma’ya gelebilirlerdi ama bunu becermek fizik kanunlarının yeniden yazılması anlamına geleceğinden buna imkân yok.

Sanırım yürüme hastalığına yakalandık biz. Bütün gün yol yaptık, orayı burayı dolandık ama hâlâ yürüme isteği var içimizde. Tabiî ki Derin karşı çıkıyor, biz de onu kampingde bıraksak mı falan diye düşünüyoruz ama son anda onu da ikna edip, hep birlikte Floransa’yı tepeden gören Piazza Michelangelo’ya gidiyoruz. Yola çıkmamızdan bu yana on gün geçti ama ben bunca yol boyunca yanımda taşıdığım triposu henüz kullanmamış durumdayım. Floransa’yı gece fotoğraflamak isteğim var. Yaklaşık 10 dakika kadar yürüyüp, Piazza Michelangelo’ya varıyoruz. Meydanın girişi bir karavan tarafından kesilmiş… Giriş ücretimizi ödeyip Granitlerimizi alıyoruz. Gelato’dan bıktık mı ne? ASLA!

Piazza Michelangelo, bütün Floransa’ya tepeden bakan popüler bir meydan. Kampinge gelirken de burada durmuş ve şehre bakmıştık ancak meydan gece saatlerinde korkunç bir yer haline gelmiş. Her taraf yere açılmış örtüler ve size bir şeyler satmaya çalışan Afrikalılarla dolu. Fotoğraf çekmeye çalışırken tam arkamda bir adamın tezgahı var ve tezgahtaki bir oyuncak, sinir bozucu bir melodiyi sonsuza kadar sürekmiş gibi bir tekrarla çalmaya devam ediyor. Bir tür korku filminde gibiyim ama serde fotoğraf aşkı var! Siz de fotoğraf çekmek istiyorsanız ve gece saatlerinde Piazza Michelangelo fazlaca kalabalıksa, hiç oyalanmadan meydanın önünden geçen yoldan yürümeye devam edin. Bir yüz metre kadar ileride, fotoğraf için daha uygun açı sunan başka yerler var, pişman olmazsınız.

Camping Michalengelo’da tek problemimiz var, o da elektrik. Fotoğraf makinesinin pillerini ve cep telefonlarını şarj etmem lazım. Telefonlar kızım da halledebilir ama pil meselesi tam bir sorun. Biraz araştırma yaptıktan sonra kampingin bu konuyu çözmek için pratik, ancak pahalı bir çözümü olduğunu öğreniyorum. Yemek yenen kafenin hemen yanında elektronik bir dolap var. Büyük bölmeler insanların çadırda olmadıkları zamanlarda kıymetli eşyalarını bırakabilmeleri için düşünülmüş. Bir de küçük, içine aşağı yukarı ancak bir cep telefonu sığan bölmeler var ki, bunların içinde de priz var ve telefon, pil gibi şeyleri şarj etmek için kullanılıyorlar. Ancak bu bölmelerin 12 saati 1 €. Boş olan bölmelerin de kapakları kapalı duruyor ve parayı atıp, kendinize bir şifre belirleyince kapak açılıyor. Ama işin şöyle alengirli bir yanı var: kapağını bir kez açtınız mı, sizin zamanınız dolmuş oluyor. Yani bir dizi pil, 2 de cep telefonu şarj etmek istiyorsanız, 3 € para atmanız ya da kapağı açık bırakıp başında beklemeniz gerekiyor. Tabiî bunları bana daha önceden anlatan bir blog olmadığı için ben az önce yazdıklarım deneyerek öğrenmem gerekti. Birinci 1 euroyu attım, bir süre sonra telefon artık şarj olmuştur diyerek kapağı açtım. Olmamıştı. Nasıl olsa yaklaşık 10 saatim daha var diye düşünerek bu sefer pilleri kutunun içerisine yerleştirdim, sonra da kapağı kapattım. Anam! Kutunun üzerindeki boş lambası yanıyor! Ama benim piller içinde ve kapak da kapalı. Açmak için 1 € atmam lazım. Saat gecenin ikisi falan. Cepleri, çantaları karıştırıyorum, bozuk 1 € hiçbir yerde yok. Resepsiyona gidiyorum, kimse yok. Bir süre kuyruğu alev almış kedi gibi etrafta koşuşturduktan sonra yapacak bir şey olmadığını kabullenmek zorunda kalıyorum. Tek yapabileceğim sabah erkenden kalkmak ve kutumun başka biri tarafından açılmamış olmasını ümit etmek. Eğer hâlâ kimse kutumu açmamışsa bir yerlerden para bozdurur ve 1 €’yu bayılıp pillerimi geri alabilirim. Ama ya alamazsam? İşte o zaman yanarız ki nasıl! Yeni pil ve şarj aleti almak gerekir. Durduk yerde vereceğim para bir yana, yeni piller de şarjlı olmaz ve Floransa’da fotoğraf çekememiş olurum. Berbat bir durum yani. Neyse, bir an önce yatayım da sabah olsun…

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz