[Gün 11] Floransa

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Ah bu kamp hayatı! “Kardeşim saat yedi buçuk daha!” diye bağıracağım çıkıp çadırdan ama anlamayacak ki bunlar. Ben gençken sabahları uyurdum. Sabahın yedi buçuğunda derse gitmek için bile ancak bir iki kez uyanmışımdır. O halde, neden, neden bu zıpırlar sabahın yedi buçuğunda bağıra bağıra konuşuyorlar?

“Anam! Bu herifler kalktığına göre, bir an önce para bozdurup, başka biri kutumu açmadan pillerimi kurtarmalıyım,” diye inleyerek, panik içerisinde kendimi bungalowdan dışarı atıyorum. Neyse ki kutum yakınlarda bir yerlerde. Erkenden uyanıp kutuma gidebildiğim için de mutluyum aslında. Hemen, koştura koştura elektronik dolaba gidiyor ve kutumun kullanımda olduğunu görüyorum. Hayııır! Piller gitti. Bu zibidilerden kutuyu açan hangisi ise, pilleri çoktan çantasının diplerine atmış olmalı. Acaba kamping yönetimi ile konuşup kapıları kitletip bir karakola mı gitsem? Kamping yönetimi mi? Dur bir dakika. Acaba pilleri alan resepsiyona bırakmış olabilir mi? Sanmam, ama bir bakmaktan da zarar gelmez.

Hemen resepsiyona gidiyor ve canım pillerimi soruyorum. Yok. Pil bırakan birileri olmamış. Zaten bırakmış olsalar şaşıracaktım. Neyse. Artık gitti piller, önümüze bakalım.

Bungalowumuza dönüyorum ve kahvaltı hazırlıklarına girişiyoruz. Bu arada konuyu pillere getirmemeye de özen gösteriyorum ama yeni pilleri almak için bir mağazaya girince yaptığım salaklığı da açıklamam gerekecek. Acaba nasıl yapsam da muhteşem organizasyonum aslında olduğu kadar salakça görünmese.

Kahvaltı faslını bitirip müsteşar ziyaretine giderken pillere bir daha bakayım diye düşünüyor ve dolabın yanına gidiyorum. Bu sefer benim kutu boş görünüyor. Kutuyu açıp içinde pilleri bulan kişi, kendi şarjı bitince pilleri bırakmış olabilir diye düşünerek, boş yere harcayacağım 1 Euro’yu gözden çıkartıp boş görünen kutuyu açıyorum. Anam! Kutunun içinde piller yok, yok ama bu sefer bir cep telefonu var.

Kapağı kapatsam telefonun sahibi telefonunu geri alamayacak çünkü ben kutuyu açmadan önce yeni bir şifre belirledim. Kapağı açık bıraksam, bu sefer de başka birisi telefonu çalabilir. O halde neden telefonu ben çalmayayım? Yok yok, şaka yapıyorum. Bu durumda yapabileceğim en uygun şeyin telefonu resepsiyona bırakmak olduğu geliyor aklıma ve telefonu kutudan çıkartıp, Recep abinin yanına doğru yola koyuluyorum.

Resepsiyondaki çocuklar sabahın yedi buçuğunda yana yakına pil arayarak kendilerini ziyaret eden bu zavallıyı hemen tanıyor ve günün ilk sürprizini yapıyorlar: Pillerim! Pillerimi resepsiyona bırakmış birileri. He he he. Komik oldu. Pilleri alıyor, telefonu resepsiyona bırakıyorum. Umarım telefonun sahibi resepsiyona bakmayı akıl eder. Biraz masraflı oldu ama sanırım pillerimi şarj etmeyi başardım.

Artık rahatlamış ve pil stresinden kurtulmuş olan bendeniz, önümdeki Floransa gününe tazelenmiş, capcanlı ümitlerle bakıyorum. Süper bir gün olacak eminim ki.

Saat on gibi bungalowumuzdan ayrılıp bize tarif edilen yaya yolunu bulmak için tepe aşağı salıyoruz kendimizi. Amanın! Meğerse bahsedilen yolu bulmak için önce kampingin ana kapısından çıkıp, Piazzale Michelangielo’ya gitmek lazımmış. Kampingin en alt noktasında, yola çıkmak için kampingin en üst noktasına çıkmak zorunda olan zavallılardan fazlası değiliz. Bilgisayarda yazarken kolay da, hislerimizi tam anlamıyla özümsemek için bizim indiğimiz, sonra da gerisingeri tırmandığımız o yokuşu görmeniz lazım.

Neyse ki henüz yeni başladık yürümeye. Sabah saatlerinin zindeliği ile indiğimiz o mutlak yokuşu bu sefer tırmanıyor, ana caddeye çıkarak Piazzale Michelangielo’ya doğru yürümeye başlıyoruz. Derin şimdiden söyleniyor; neyse ki giderken yol hep yokuş aşağı. Kampingin verdiği haritada yolun 5 dakika sürdüğü yazıyor ama sanırım zaman tutarken bisiklet ya da kaykay falan kullanmışlar. Bizim aşağı inmemiz 20 dakika kadar alıyor. Şimdiden yorulduk mu ne?

Floransa’nın karşı kıyısına geçmek için kullanabileceğimiz iki köprü var. Piazzale Michelangielo’dan aşağı yürüyünce, ilk köprü Ponte alle Grazie. Ama biz karşı kıyıya hep fotoğraflarda gördüğümüz, üzerinde dükkânlar bulunan Ponte Vecchio’dan geçmek istediğimiz için hemen nehir kıyısına yönelmiyor ve daracık, eski binaları ile son derece hoş bir sokak olan Via di San Niccolo’dan yürümeye karar veriyoruz.

Bizim şehirlerimizdeki minibüslerin yerini tutan, aşağı yukarı 10 kişi kadar taşıyan küçük, elektrikli otobüsler Derin’in ilgisini çekiyor. Şarj edilen bu ulaşım araçlarını ilgi ile izleyip yürümeye devam ediyoruz.

Derin’in şehri bizim tempomuza uyarak ve fazla soklanmadan gezmesini sağlamak için belli aralıklarla ona vaatlerde bulunmak gerekiyor. Bu vaatler arasında en üst sıralarda Gelato, Pizza ve zaman zaman da taksi/metro/troleybüs yolculukları var. Eh, sabah gelatomuzu henüz idrak etmemiştik. O halde, neden olmasın? Derin önüne uzatılan yemi büyük bir iştahla yutuyor ve tempomuz bir anda yükseliyor. İşte! Gelatocu zaten yolu kesmiş. Ponte Vecchio’nun hemen köşesinde, Piazza Santa Maria Soprarno’daki dondurmacı; yolunuz düşerse hiç tereddüt etmeden yumulun. Son derece lezzetli bir gelato bulacaksınız. Bu arada, İtalya’nın güneyine doğru indikçe, dondurmanın tadının da değiştiğini ve kuzeyde yediğimiz gelatonun daha çok hoşumuza gittiğini fark ediyoruz. Sanırım bundan emin olmak için İtalya’dan ayrılacağımız güne kadar testlerimize devam etmemiz gerekecek. Ama Floransa’daki ilk günümüzün ilk saatlerinde yediğimiz bu dondurma da en az kuzeydekiler kadar güzel.

İlk başta dondurmaya verdiğim 15€ içimiz sızlatıyor, hatta kasada parayı öderken acaba yanlış hesaplıyor olabilirler mi falan diye düşünerek, bir tanesinin ne kadar olduğunu soruyorum ve 5€ olduğunu söylüyorlar. Sonraları, uzun süre aklımdan çıkmayan o gelatoyu düşününce, verdiğim 5€’nun çok da abartılı olmadığını fark ediyorum çünkü bu 5€’luk gelato, şimdiye kadar yediklerimizin en büyüğüydü ve aynı büyüklükte bir dondurmayı burada, Mado’dan falan yesek muhtemelen daha fazla ücret öderdik. En önemlisi tadı da muhteşemdi.

Ponte Vecchio, Floransa’nın en eski köprüsü. 14. yüzyılda inşa edilmiş ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Floransa’nın köprüleri arasında Almanlar tarafından bombalanmayan yegâne köprü Ponte Vecchio imiş. Başlangıçta kasap dükkânlarının yer aldığı bu köprünün üzerinde şimdi kuyumcular, sanat galerileri ve hediyelik eşya satan dükkânlar var. Böyle bir tarihin üzerinde dolanmak, bizimle beraber nehrin karşı yakasına geçen bu inanılmaz kalabalığa rağmen son derece etkileyici bir deneyim; özellikle de bunun farkında olabilirseniz.

Henüz sabah saatleri olmasına rağmen hava fazlasıyla sıcak. İnanılmaz bir kalabalık var ve şehrin merkezine doğru yürüdükçe, bu inanılmaz kalabalık giderek daha inanılmaz olmaya başlıyor. Bu kadar insanla birlikte bu şehri dolaşmak çok zor olacak sanki. Aynı Venedik’te olduğu gibi, Floransa’da da turist sokaklarından biraz uzaklaşırsanız sakin mekânlar bulabilir, Floransa’yı belki de daha kendinize özgü bir şekilde yaşayabilirsiniz. Ama ne yaparsanız yapın, bu kalabalıktan uzaklaşmak ancak bir yere kadar mümkün.

Kalabalığa karışıp Uffizi’nin hemen yanında yer aldığı Piazzale della Signona’ya doğru yürüyoruz. Signona meydanı Floransa’yı gezen turistlerin kabesi gibi. Herkes burada ve iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık var. Bazıları gerçek, bazıları taklit heykellere baka baka, meydanı dolaşıyoruz. Uffizi’ye giden sokağın sağında, meydanın hemen kenarında basamaklarla çıkılan ve türlü herkellerin durduğu bir açık hava sergisi var. Burayı gezip, Medusa’nın öldürülüşünü anlatan heykele bakarken, zıpırın biri aslan heykellerinden birinin üzerine çıkıveriyor. İki görevli, birer şahin gibi adamın üzerine çullanıyorlar ve yüzlerinde epey sinirli bir ifade var. Zavallım heykelin üzerine çıkmış olmasına rağmen fotoğraf çektirmeyi başaramadan kendini tekrar biz ölümlülerin arasında buluveriyor.

Uffizi’ye doğru yürüyoruz. Kapıda bir kuyruk var ki sormayın. Bir sürü insan bu kuyruğu bekliyorlar çünkü Uffizi Rönesans’ın en önemli, en bilinen eserlerinden birçoğuna ev sahipliği yapıyor. Kuyruk beklemeyi seven biri değilseniz, Uffizi biletleriniz için rezervasyon yapabilir ve kapıda kuyruk beklemeden içeri girebilirsiniz. Ama bu durumda da bazı ekstra ücretler ödemek gerekiyor. Ee, ne de olsa her şeyin bir bedeli var.

Uffizi’ye giremeyeceğimiz belli olduktan ve Uffizi çevresinde türlü numaralarla para kazanmaya çalışan insanları inceledikten sonra şehri gezmeye devam etmeye karar veriyoruz. Elimizde taksi şoförünün verdiği harita, başlıyoruz dolaşmaya. Floransa’nın ve Rönesans’ın en önemli ailelerinden biri olan Medicilerin katedralini görmek aklımıza geliyor ve tren istasyonuna doğru yöneliyoruz.

Yolumuzun üzerinde Floransa’nın en önemli simgelerinden biri olan Basilica di Santa Maria del Fiore var. Duomo’nun önünde uzun bir kuyrukla karşılaşıyoruz ama böylesine sıcak bir havada bu kuyruğu beklemek, ancak fantastik romanlarda gerçekleşebilecek bir şey. Tabiî ki vazgeçiyoruz. Tülay’ın verdiği kararda Duomo’nun hemen yanıbaşında parfüm satan bir mağazayı görmesi de etkili oluyor. Derin ve bendeniz bir gölgeye sığınıyor ve Tülay’ın alışverişini bitirmesini bekliyoruz. Bu arada, ben de 1059 – 1128 yılları arasında Florentine tarafından inşa edilmiş Battistero di San Giovanni, yani Floransa Vaftizhane’sinin ünlü kapısını inceliyorum. Şehrin en eski yapılarından biri olan bu vaftizhane, Lorenzo Ghiberti tarafından bronz kullanılarak yapılmış rölyef kapıları ile ünlenmiş. Michelangelo, güzellikleri nedeniyle bu kapılara Cennetin Kapıları ismini vermiş ve bu kapıların Rönesans’ı başlattığı düşünülüyor. Yani bu bildiğiniz kapılardan değil!

Tülay geliyor ve kapı önündeki kalabalığın arasından fotoğraf çekme denemelerinin ardından tekrar yola koyuluyoruz. Yol üzerinde önümüze çıkan San Lorenzo Katedrali’ne biletle giriliyor ve fiyat da 2-3€ gibi, oldukça ucuz olabilecek bir fiyat. İçeri giriyoruz ama Tülay’ın üzerinde kolsuz bir tişört var. Bu yüzden katedralin içinde verilen bir önlük kullanmak zorunda kalıyor ve bizim de epeyce gülüp dalga geçmemiz gerekiyor. Katedralin hemen yanında bir de müze var ve katedral girişinde aldığınız biletle burayı da gezip, Medici ailesinin kıymetli eşyalarını görebiliyorsunuz. Ama buraların hakimi artık para. Ne katedralin içinde, ne de müzede fotoğraf / video çekimine izin verilmiyor. Tahmin edersiniz ki ben bu işe çok bozuluyor, kapıdaki güvenlik görevlisine çemkirip, neden fotoğraf çekmenin yasak olduğunu soruyorum. En azından flaşlar yasaklanabilir, içerideki eserlerin zarar görmesine engel olunabilirdi ne de olsa. Adam hiç lafı dolandırmıyor, hemencecik elini kaldırıp, bildik para hareketini yapıyor. Fotoğraf çekemezseniz ve gördüklerinizi hatırlamak istiyorsanız, müzenin kartpostallarından satın alabilirsiniz. Yok kalsın, ben kendi hafızamda kalanlarla yetinebilirim ve avluda çekeceğim fotoğraflar da bana yeter.

Katedral, Floransa tren istasyonuna çok yakın bir yerde ve çevredeki sokaklar türlü eşyalar satan tezgâhların meydana getirdiği bir Pazar yeri halini almış. Tam anlamıyla, bizim Salı pazarı ya da sosyete pazarı dediğimiz şeyler gibi. Pazarlık yapmadan alışveriş olmaz kuralı burada da iş görüyor.

Hava inanılmaz sıcak ve biz Floransa’da Pazar geziyoruz. Bir yandan sıcak, bir yandan Derin efendinin yakınmaları derken Tülay köpürüyor. Ufak çaplı bir sokak tartışmasının ve Derin efendiye yüz ellince kez falan çekilen restlerin ardından bir şeyler içmemiz gerektiğine karar verip, hemen yanımızdaki karavandan su almaya gidiyorum. Yuh! Çüş! Oha! Küçük, yani yarım litrelik suyun fiyatı 2€! Üç suya verdiğim 6€ evlat acısı gibi yakıyor içimi. Sanırım bu günü ve üç şişe küçük suya verdiğim bu 6€’yu hayatımın son gününe kadar unutmayacağım. Siz siz olun yanınızdan suyunuzu ayırmayın. Marketlerde küçük su 50 sente satılıyor ve şehrin dört bir yanında boş şişelerinizi doldurabileceğiniz çeşmeler görüyorsunuz. Çok zorda kalırsanız, Arno Nehri’nin suyunun da aynen Şaşal tadında olduğu duydum. J Ama ne yazarsanız yapın, ben yandım siz yanmayın, küçük şişe suyuna 2€’ya hayır kampanyama katılın.

Bir süre sonra suyun acısı geçiyor ve yerini sıcağın verdiği bunalma hissine bırakıyor. Bir süre için gelato yemiş miydik yememiş miydik diye hatırlamaya çalıştıktan sonra yemediğimize karar veriyoruz. Bu arada Tülay Derin’i uyarıp acele etmemesini, belki daha sonra daha leziz bir şey görebileceğini ve eğer böyle olursa hakkını kaybetmiş olacağını söylüyor. Ama çocuğun aklı dondurmaya tutunmuş bir kere. Öğlenden sonra dondurmamızı büyük bir iştahla mideye indiriyoruz ama kader ağlarını örmüş bir kere. Bizim dondurmamızı bitirmemizin üzerinden henüz bir on dakika geçmişken, Tülay bir pastaneden cheesecake alıyor. Derin? Yok sen dondurma yedin diyoruz. Zavallı yavrucağın içi öyle bir gidiyor ki sormayın. Eh, Tülay da yavrusuna karşı ne kadar katı olabilir ki? Isırmasına izin veriyor. Aradan bir beş dakika geçiyor ve tabiî ki Tülay Derin’in tekrar ısırmasına izin vermiyor. Derin’i tanıyorsanız bunun ne büyük bir şey olduğunu anlıyor olmalısınız. Nitekim, bir beş dakika daha geçtiğinde, Derin’in ağzındaki cheesecake’i yutmadığını ve tadını mümkün olduğunca uzun bir süre boyunca çıkarmaya çabaladığını görüyor ve zavallıma kahkahalarla gülüyoruz.  Kötü müyüz neyiz biz?

Şehrin dört bir yanında dolandıktan ve epeyce yorulduktan sonra, yine Ponte Vecchio’nun yanına dönüyor ama bu sefer karşı tarafa diğer köprüden geçmeye karar veriyoruz. Uffizi’nin nehir tarafındaki kapısını geçip köprüye doğru ilerledikçe, gün boyu etrafımızı saran kalabalık giderek azalıyor. Saat dört buçuk civarı ve inanılmaz derecede sıcak bir hava var. Köprünün yanına vardığımızda, Derin neredeyse tamamen pes etmek üzere. Karşıdan taksiye mi binsek falan diyerek, Derin’e yeni bir enerji pompalıyoruz.

Köprünün karşı tarafına geçtiğimizde, bir iki dakika boyunca taksi düşüncesinin cazibesine kapılıyor ve taksi aranıyoruz. Ama sonra aklımız başımıza geliyor ve taksiye binmenin bizim tatilin ruhuna aykırı düşeceğine karar veriyor (taksi bulamıyoruz) ve yürümeye karar kılıyoruz. Sabah saatlerindeki zindeliğimize rağmen uzun gelen o lânet olasıca yokuşu çıkmamız lazım şimdi. Uzun bir merdiven var önümüzde. Merdivenin sağında solunda, yarı yolda, hatta ilk adımlarında çaresizliğe düşmüş insanlar var. Dağcılık günlerimden kalan bilgileri Derin’e anlatıp, insanın enerjisini nasıl verimli kullanabileceğinden bahsediyorum ama o da, Tülay da, ben de artık enerji kalmamış olduğunun farkındayız. Büyük bir istekle kalkıyor, üç dört adım sonra nefes nefese kalıyor, bir üç dört adım daha attıktan sonra merdivene bırakıyoruz kendimizi. Sanki Floransa’da tatilde değil de, Ağrı Dağı tırmanışının 5.100 – 5.165 metreler arasındaki son etabında gibiyiz. Acaba biz de bu dakikaları bilmemne world tatil köyünde, iki saat sonra Rus dostlarımızın arkasında gireceğimiz döner kuyruğu için hazırlık yaparak mı geçiriyor olsaydık? Saçma.

Yokuş bizi öyle bir hırpalıyor ki, Derin neredeyse olduğu yere yığılıp kalacak. Tülay da benzer bir durumda. Öyleyse ben enerjik olmalıyım ki akşam yemeğimizi burada yemek zorunda kalmayalım diye düşünerek küçük numaralar çevirmeye başlıyorum. Derin’e erkek adam böyle yorulmaz diyip birkaç basamak onu kucağımda çıkartıyorum, üç beş basamaklık bir yarış yapıyoruz, bir inip iki çıkmak gibi türlü komiklikler uydurup sağ salim merdivenin sonuna ulaşıyoruz. Aslında, bütün günü düşünürsek hepimiz, özellikle de Derin son derece iyi bir performans gösterdik. Tatilin başlangıcından bu yana en yorucu günümüz buydu diyebilirim.

Daha önce kötü müyüz falan dedim ama bir yandan da melek gibiyiz. Bu performansın ödülsüz kalmaması lazım. Fotoğraf çekmek için geldiğimiz akşam gördüğümüz ve grantinin tadına baktığımız karavan yerli yerinde. Yumulun nidaları eşliğinde yeni bir granit partisi düzenliyoruz. Hepimizin keyfi yerine geliyor.

Kampinge döndüğümüzde tabiî ki bazı aksaklıklar oluyor. Örneğin, bu kadar terlemiş insan evlatları olarak duş yapmak lazım. Duş sıramı beklerken akşamüstü saatinde açılan kantine koşturuyor, buz gibi bir bira ile kendimi ödüllendiriyorum. Restoranda küçük bira 3,5€, ama ben kantine inip 2€’ya büyük bira alıyorum. Eee, kusura bakmayın, maymun uyandı artık!

Bir yarım saat içerisinde hepimiz duşumuzu alıyor, dinlenmeye koyuluyoruz. Henüz herkes kampinge dönmediği için ortalık epeyce sakin. Bir işimiz daha var: çamaşır yıkamak. Avrupa’daki kampinglerin birçoğunda jetonla çalışan çamaşır ve kurutma makineleri var. Garda Gölü’nde kaldığımız kampingde de çamaşır yıkadığımız için tecrübeliyiz. Resepsiyondan 7€ karşılığında iki jeton alıyor, çamaşırlarımızı yıkayıp kurutuyoruz.

Arabadaki buzdolabını elektriğe takamadığımız için kızımın ikinci aküsü bitmiş durumda. Bakalım yolda yeniden şarj olacak mı diye merak etmekten alamıyorum kendimi. Tülay ve Derin biraz dinlenirlerken ben kızımı da alıp biraz dolaşıyorum. Kampinge döndüğümde akünün yine çalıştığını ve biraz da olsa dolmuş olduğunu görmek beni sevindiriyor.

Yavaş yavaş hava kararıyor ve akşam oluyor. Yaşasın, yemek saati! Bu gece yemek yapmamaya ve kampingin restoranında yemeye karar veriyoruz. Bir önceki gece iki parça pili şarj etmek için bir sürü para harcamış biri olarak kutulara tekrar para kaptırmaya hiç de hevesli değilim ama elimdeki bütün pillerin boşalmış olması yetmezmiş gibi, laptop, video ve cep telefonlarını da şarj etmem lazım. Önceki gecenin tecrübeleri, böyle bir şarj harekatının binlerce Euro tutacağını söylüyor ve karar kara bir formül düşünmeye koyuluyorum. O formül Tülay’ın aklına geliyor. Madem ki restoranda yiyoruz, kutuların yanına bir sandalye çekebilir ve kutuyu her şarj için kapatıp açmak yerine, nöbetleşerek şarj olan aletlerimizin başında oturabilir, bir şarj bitince diğerini takabiliriz. Hay aklınla bin yaşa karıcığım!

Fikir süper. Bu fikri biraz da ben geliştirince mükemmel hale geliyor: kutunun hemen yanına bir sandalye çekiyor ve Derin’i oturtuyoruz. Arabadaki dörtlü prizi kutudaki elektriğe, bir üçlü prizi de benim dörtlüye bağlıyorum ve en sonunda paramızın karşılığını almaya başlıyoruz. Dörtlü prizde sekiz tane pil, bir cep telefonu ve laptop aynı anda şarj oluyorlar. Derin de bir yandan oyun oynadığı için sıkılmıyor. Siz şimdi benim çok bedavacı olduğumu düşünüyorsunuz ama benden kötüsü de çıkıyor. Fransız olduğunu tahmin ettiğim bir delikanlı gelip boş prizlerimden birinde telefonu şarj edip edemeyeceğini söylüyor. Yuh! İnsanda bir parça utanma olur be! Hade hade, diyerek onu başımızdan savıyoruz.

Şarj sistemim mükemmel, ama bu akşam kampingde anlamsız bir gürültü durumu hakim ve şarja taktığım cihazların değerli oluşu nedeniyle bırakıp gidemiyorum… orada beklemekten başka çare yok. Avrupa gençliği bitmiş! Ellerinde uzunca, plastik bir hortum, ortasında bir açma kapama düzeneği, ucunda da koca bir huni var. Sistemin çalışması da şu şekilde oluyor: huniye bira ya da başka bir içki dolduruyor (ki epey büyük bir huni olduğunu söylemeliyim), hortumun ucunu da kurbanın ağzına yerleştiriyorlar. Oldukça gürültülü ve şamatalı bir şekilde bir iki üç diye sayılıyor ve hunideki içkiyi kurbanın ağzına ve dosdoğru midesine gönderen mekanizma açılıyor. Kurban, içtiği içkiden hiçbir şey anlamadan, kısa zamanda sarhoş oluyor doğal olarak. Kısa bir süre içerisinde kampingin restoranı bir sürü sarhoşla doluveriyor. Bu sarhoşların elinde de, nereden geldiğini anlayamadığım bir tür davul var; darbukaya benzer bir alet. Herifler bunu hiç ara vermeden, restoranda çalan müziğe ve kimi zaman da kendi söyledikleri şarkılara göre çalıyorlar… daha doğrusu, müzik kulağından yoksun oluşları ve kanlarında aniden dolanmaya başlayan fazla miktardaki bira çaldıklarını düşünmelerine neden oluyor. Bir süre gülen bir yüzle onları seyrediyorum ama öyle kötü çalıyor ve öyle çok gürültü yapıyorlar ki, yüz ifadem giderek asılıyor ve bana göre son derece korkutucu bir hal alıyor. Kahretsin! Herifler hiç de korkmuş gibi değiller. Acaba gidip şu davulu kafalarına geçirsem mi?

Son derece yıpratıcı bir şekilde geçen bir buçuk iki saat içerisinde bütün pillerimiz doluyor, bütün çamaşırlarımız yıkanıyor. Geçirdiğimiz bu yorucu günün tüm ağırlığı artık omuzlarımızda. Yorgun ama mutlu bir şekilde çadırımıza dönüyoruz ve bizimkiler heves içerisinde kendilerini yataklarına bırakıyorlar. Ben de, her zamanki gibi bir bira açıp, artık geride kalan günü nasıl geçirdiğimizi not defterime kaydetmeye koyuluyorum.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz