[Gün 13] Siena – Perugia – Assisi – Roma

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Derin beyin yataktan düşmesi haricinde vukuatsız ve huzur içerisinde geçen bir gecenin ardından saat dokuz gibi uyanıyor ve romantik pansiyon odamızı boşaltıyoruz. Bugün ne yapacağımıza tam anlamıyla karar vermiş değiliz henüz, ancak akşamı Roma’da geçirmek gibi bir planımız var.

Sokağa çıktığımızda Siena’lı gençlerin sabahın erken bir saati olmasına rağmen yaklaşan festival hazırlıklarına devam ettiklerini ve bayraklar asarak sokakları süslemekle meşgul olduklarını görüyoruz. Biraz yürüyünce köşe başında küçücük bir kafe görüyor ve kahvaltımızı yapma planlarıyla içeri giriyoruz.

Sekiz on metrekarelik bir yer ve ilk on dakikada gördüğüm kadarıyla sabah saatlerinde işe gidenlerin bir parça kayıntı ve bir fincan kahve arayışı ile yol üzerinde uğradıkları türden bir yer. Köşede yüksek ayaklı bir masa buluyor ve kahvelerimizi ve çöreklerimizi alıp yerleşiyoruz. Ben mümkün olduğunca çok çantayla birlikte hızlı hızlı arabaya gideceğim, park saatimiz dolmadan arabayı otoparktan çıkartıp şehrin girişindeki katedralin önünden Derin ve Tülay’ı alacağım.

Tülay ve Derin’i kafede bırakıp elimdeki çörekle koşuşturmaya başlıyorum arabaya doğru. Daha önce İtalya’ya yazın gitmeyin diye uyarmış mıydım? Kesin söylemişimdir; eğer ki söylemediysem, İtalya’ya yazın gitmeyin. Saat henüz epey erken ancak hava öyle bir sıcak ki anlatamam. Bir de yokuş yukarı yürümek zorunda olmak yok mu, her şey sanki iki kat daha zorlaşıyor.

Geçmiş yılların yanımda taşımak zorunda olduğum ağırlıklarının etkisi ile oflaya puflaya Siena’yı geride bırakıyorum. Kızımın yanına gitmek için katedralin yanından, sonra da türlü hediyelik ıvır zıvırlar satılan tezgâhların önünden geçiyorum. İşte, kızım sapasağlam, sabırsızlık içerisinde gelmemi bekliyor. Özür dilerim, özür dilerim bebeğim, biliyorum seni çok yalnız bıraktım… ama sabırlısındır sen ve geç de olsa, önünde sonunda geleceğimi bilirsin.

Neyse, benim kızla öpüşüp koklaştıktan ve herhangi bir yerine zarar veren biliri olmuş diye kontrol ettikten sonra direksiyon simidinin başına geçiyorum. Hmm, ön camda bir şeyler var. Tekrar arabadan iniyorum ve camdaki kâğıdı alıyorum. Üzerinde Siena falan yazıyor; görünüşe bakılırsa bir şekilde ceza kesmişler bize. Park biletime bakıyorum, zaman henüz dolmamış. Park yerindeyim, bilet alıp cama koymuşum, zamanı henüz dolmamış. Bu İtalyanlara para kaptıracak göz var mı bende, gidip ne olduğunu öğrenmeliyim diyorum çünkü 36 Euroluk bir ceza bu. Zaten tatilin sonu yaklaştıkça paranın değeri giderek artmaya başlamış, hiç niyetim yok bu parayı ödemeye.

İlk durağım ıvır zıvırcılar oluyor. İngilizce ve İtalyanca bilen birilerini bulabilirsem bu gizemi çözebilirim. Bir iki kişiye soruyorum ve en sonunda bana yardımcı olabilecek birini buluyorum. Hakikaten de bir park cezasıymış bu. Adam tam bana açıklayacakken, hemen yakınlarda dolanan bir polis memuru görüyorum ve gidip onunla konuşup, “Abi biz öğrenciyiz zaten,” falan diyerek iptal ettirme umuduyla adama yöneliyorum. Polis memuru çok kibar. Önce ceza makbuzuna bakıyor, sonra da bana cezanın nedenini açıklamaya koyuluyor. Meğerse benin kızımı bıraktığım yer doğru yer olmasına ve park biletimin süresi geçmemiş olmasına rağmen, o gün ve o saatte orada park yasağı varmış. Daha doğrusu, o gün sabah saat 05:00 ile 07:00 arasında oradan sokak süpüren araba geçiyormuş ve bu temizlik zamazingosunun o gün ve o saatte, sokağın benim kızın bulunduğu taraftan geçeceğini belirten bir tabela varmış.

Ben belli miktarda Türk geni taşıdığım için hemen itiraz etmeye koyuluyorum, yoktu orada tabela falan diyerek. Adam Nuh diyor peygamber demiyor. Belli bir süre var-yok-var-yok oyunu oynadıktan sonra adamın yavaş yavaş sinirlenmeye başladığını fark edip daha fazla kanırtmamaya karar veriyorum ama öyle kuyruğumu kıstırıp gidesim de yok. Uzun uzun tabela yoksa cezayı iptal edip etmeyeceğini soruyorum, adam tabela var diyor başa bir şey demiyor. Tamam, ben senin canına okumasını bilirim diye söylenip, gerçekten de tabela var mı yok mu diye bakmaya gidiyorum.

Bu arada Tülay’a da telefon edip olan biteni anlatıyorum. Neyse, arabayı park ettiğim sokağın bizim kızın durduğu tarafında bir tabela var gerçekten de. Süpürgeli bir araba, altında da “Venerdi 05:00-07:00” gibi bir şeyler yazıyor. Bu tabelaya bakıp ceza yemememi sağlayacak kadarını anlayabilsem zaten allame olurdum ben! Yapacak bir şey yok, adam haklı.

Gidip Tülay ve Derin’i alıyorum. 36 Euroluk bir deneyim yaşamış olmamıza rağmen yine de neşemizden bir şey kaybetmemiş durumdayız. Başımıza yeni bir şey geldi, bunun heyecanını yaşıyoruz. İtalya’da trafik cezası yedik! Vay be! Eee, peki şimdi ne yapmalıyız? Ödemeli miyiz? Kaçabilir miyiz? Sınırdan çıkarken bilgisayar kayıtlarından cezamızı ödemediğimizi görebilirler mi? Seneye yine gelsek, İtalya’ya girerken gümrük memuru Erbakan gibi gözlerini devirerek, “Sizi gidi kaçaklar sizi! Cezanız faiziyle 350 Euro olmuş!” der mi bize?

Epey bir kararsızlığın ardından ödemeye karar veriyoruz. Peki kime? Ceza makbuzunun üzerinde belediye falan yazdığı için parayı Siena Belediye’sine yatırabileceğimizi düşünerek birilerine yol soruyor ve belediyeye gidiyoruz. Arabayı yamuk bir yere bıraktığımız için Tülay ve Derin beklemeye karar veriyor ve ben de çil çil 36 Euromuzu Siena şehri ekonomisine kazandırmaya gidiyorum. Ama gel gör ki Cuma günleri belediye tatilmiş! Peki ne yapabilirim falan diyorum görevliye, ama adamın bana zerre kadar aldırdığı yok. Hay ben senin gibi belediyecinin diyerek dışarı çıkıyorum, ne yapmam gerektiği konusunda en ufak bir fikre bile sahip olmadan. Arabaya doğru giderken bir de ne göreyim, benim polis gelmiyor mu karşıdan. Elimde makbuz, belediyenin önünde görünce beni anlıyor yelkenleri suya indirdiğimi ve Beykoz İşkembecisi’ndeki kelleler gibi sırıtmaya başlıyor. Sinirlerime hâkim olmaya ve elimi İtalyan polisine bulamamaya gayret ederek sakince anlatıyorum durumu; paramı almıyorlar, ben yola gidicem, nasıl ülke burası, size 10 Euro versem de halletsek?

Harbi adammış. Benim ne yapacağımız bilemez, mağdur bir durumda olduğumu görünce tuttu kolumdan postaneye götürdü. Meğersem posta havalesi ile de yatırabiliyormuşum. Sıra numarası aldı, havale kâğıtlarını bizzat doldurdu, her şey bitince de güler yüzlü bir şekilde benimle vedalaşıp işine gitti. Eğer ki blogumu okuyorsa, kendisine çok teşekkür etmeyi borç biliyorum. O olmasa 36 Euromuz cebimizde kalacak, muhtemelen pizza ya da gelatoya yatırılacaktı!

Neyse, bu ufak vukuatı da 36 Euro karşılığında kazasız belasız atlattıktan sonra, gümrükte 36 yerine 136 Euro ödemeyecek olmanın verdiği huzurla, cezayı ödemiş olduğumuz için bizimle dalga geçecek arkadaşların varlığı nedeniyle duyduğumuz burukluğu olabildiğince göstermemeye gayret ederek Siena’yı arkamızda bırakıyoruz.

Yönümüz güneye doğru; henüz bu kadarını biliyoruz. Ne güzel cümle, değil mi? Yolumuz güneye doğru; henüz bu kadarını biliyoruz. Roma’da geçireceğimiz epey uzun bir zaman söz konusu, dolayısı ile kafamıza estiği gibi hareket etmekte özgürüz. Bugüne kadarki gezi tempomuzu dikkate alırsak, dört günde Roma dediğimiz şehrin altını üstüne getirmemiş işten bile değil. Saat henüz 11 oluyor ve biz doğruca bir otoyola girip Roma’ya yollanmaya hazır değiliz. Uygun bir yerde duruyor ve haritamızı açıyoruz önümüze. Bir elimizde İtalya kitabımız bir elimizde harita bakınırken, doğrudan Roma ve Lazio eyaletine gitmek yerine yolu bir parça uzatıp Umbria de eyaletini görmenin iyi bir fikir olacağına karar veriyoruz. Biraz doğuya kaymamız gerekecek ama Perugia’yı da görmüş olacağız.

Paramızın yavaş yavaş azalmakta olduğunun artık iyice farkındayız ve olabildiğince dikkatli harcamaya gayret ediyoruz. Perugia’da banka bulup para çekmemiz lazım. İtalya’nın bazı bölgelerinde, özellikle de öğlen saatlerinde in cin top oynuyor. Saat 13:00 dolaylarında Perugia’da oluyor ve hemen yolumuzun üzerinde bulunan Unicredit’ten para çekiyoruz. İtalya’ya gidiyorsanız ve Yapı Kredi’de hesabınız varsa, Unicredit şubelerinden hiçbir komisyon ödemeden para çekebiliyorsunuz ve bu yüzden de gözünüz sürekli Unicredit arıyor. Bir yandan parasız dolanmamaya bir yandan da fazla para bulundurmamaya çalışmak tuhaf bir şey.

Perugia oldukça sıkıcı görünen ve şu an kadar gördüklerimiz içerisinde en şehir kokan şehir. Hiç durmuyor, kitabımızda dikkatimizi çeken Assisi’ye devam etmeye karar veriyoruz. Asisi ve Perugia birbirlerine epey yakınlar ama yine de saat epey ilerledi.

Aklımıza Roma’ya devam etmek yerine buralarda bir yerde kalma fikri geliyor ve kamping bakınmaya başlıyoruz, ancak sanırım Assisi’nin dini önemi nedeniyle çevredeki kampinglerin tümü dolu. Gözümüze ücretsiz konaklanabilen bir “Area di Sosta” yani ilkel karavan parkı ilişiyor, Assisi’yi gezdikten sonra karar vermeyi düşünerek devam ediyoruz. Bir kampingde yer var: 37 Euro. Olmaz.

Assisi muhteşem bir yer. Eğer ki ortaçağ kasabalarına özgü o atmosferi yaşamak size cazip geliyorsa, Arnavut kaldırımlı, yokuşlu sokaklarda gezinmeyi, karşınıza çıkan sanatsal ürünler satan dükkanları dolaşmayı seviyorsanız, Assisi’ye mutlaka uğramalısınız.

Biz uzaktan gördüğümüz anda Assisi’ni bizim seveceğimiz türden bir yer olacağını anlayıvermiştik. Hemen hızlandık ve bu şirin ortaçağ kasabasına yöneldik. Eski kasaba bir tepenin üzerinde yer alıyor ve etrafı duvarlarla çevrili. Kasabanın sonradan geliştiğini tahmin ettiğimiz ve daha yeni yapıların bulunduğu bölümü ise aynı tepenin eteklerinde. Arabayı park edecek bir yer bulma arayışı ile önce yeni Assisi’ye giriyor ve acil ihtiyaçlarımızı giderme telaşına giriyoruz. Parkta yok… tek çözüm en güzel çözüm, bir gelato alıp, pastaneyle yakınlığımız bir üst boyuta taşımak.

Bir yandan gelatolarımızı yalayarak tepenin üzerine doğru tırmanmakta olan yola sapıyoruz. Yine aynı terane, ilk kez gelince insan, gitmek istediği yere uzak mı yakın mı emin olamıyor. Ama gavur işi çözmüş. Assisi’de arabayla dolaşılacak pek fazla yol yok, ama adamlar kasabanın hemen altına koca bir kapalı otopark yapmışlar. O sıcakta arabayı bırakacak bir kapalı otopark fikri insanın hoşuna nasıl gidiyor anlatamam.

Tuhaf bir his bu; arabanızı son derece modern bir otoparka bırakıyor, asansöre binip modern zamanları arkanızda bıraktıktan sonra asansörden inip, iki dakika yürüyünce kendinizi ortaçağda buluyorsunuz sanki. Otopark ve üzerindeki Assisi öylesine farklılar ki. Sanki zaman makinesi icat edilmiş de, makineyi yapan kişi aynı anda iki işi halletsin, garibanlar merdiven çıkmasınlar diye düşünüp makineyi asansör şeklinde tasarlamış. Bu arada, eğer yolunuz düşecek olursa otopark çıkışındaki hediyelik eşya mağazasına uğramayı ihmal etmeyin. Hem uygun fiyata pizzanızı yiyebilir, hem de dostlarınız için ufak tefek şeyler alabilirsiniz.

Assisi’ye çıkar çıkmaz ilk gördüğümüz şey, akşam saatlerinde Tibet’in Çin tarafından işgalini protesto edecek rahiplerin gösteri hazırlıkları oluyor. Bir yanda Tibet rahipleri, bir yanda dini bir toplantı amacıyla Assisi’ye gelmiş siyah cübbeli, bellerine bağlanmış iplerle Katolik rahipler.

İlk andan itibaren gördüğümüz evler ve balkonlarından, pencere önlerinden sarkan çiçekler çekiyor dikkatimizi. Ankara’da türlü işkencelere katlanıp tek bir çiçek açtırmayı beceremediğimiz Gardenyalardan değil mi şu bir kenara terk edilmiş, minicik saksısında ağaç olmuş bitki? Hay bin kunduz.

Diğer İtalyan şehir ve kasabalarında görmediğimiz kadar çok sayıda sanat ürünleri satan mağaza var burada. Kadının biri dükkân açmış, tişört boyayıp satıyor. Çok hoşuma gidiyor, “hand made,” yuh, hayatta vermem o parayı gibi bir takım nidalarla bazı tişörtlerin fotoğraflarını çekiyorum gizlice. Belge olsun da elimizde, bir gün yapan çıkar elbet.

Assisi’de dolanıp duruyoruz bir süre. İtalya’nın dini önemli kasabalarından biri olmasının yanında çok da özelliği olan bir yer değil, ama az önce bahsettiğim o ortaçağ kasabası havası bizim hoşumuza gidiyor. Taş evler, dar sokaklar, takı, resim, el sanatları satan dükkânlar.

Bir süre yürüyor, bir yerlerde oturup bir şeyler içiyor, gelato tecrübelerimizi zenginleştirmeye çalışıyoruz. Bir süre akşamki Tibet gösterisine kalsak mı diye düşünüyoruz ama yol bizi çağırıyor. Bedenimizi kaplayan kaşıntı ile birlikte saat 16:15 sularında Assisi’yi geride bırakıp Roma’ya yöneliyoruz. Roma’da nerede kalacağımız belli değil, ama elimizdeki broşürlere bakarak Camping Roma’yı denemek gibi bir fikrimiz var.

Umbria yemyeşil. Etrafta Assisi’deki ortaçağ havasına sahip bir sürü irili ufaklı kasaba/köy/şato görüyoruz. Mazutu tasarruflu kullanmak amacıyla yavaş yavaş gidiyorum ve bir noktadan sonra yeniden otobana giriyoruz. Artık önümüzde Roma var, hani şu bütün yolların çıktığı Roma.

Roma’ya yaklaştıkça otoyol giderek kalabalıklaşıyor, şeritlerin sayısı artıyor, yani büyük bir yere geliyor olduğunuzu fark ediyorsunuz. Roma’ya iyice yaklaşınca, şehrin etrafını bir halka şeklinde saran çevre yoluna gireceğiz. Akşam olmak üzere. İşte gişeler karşımızda. Yaklaşıyoruz, yaklaşıyoruz, üzerinde nakit sembolü bulunan gişelerden birine yanaşıyorum. Ama… ama… parayı alacak kimse yok, hatta adamın olduğu kulübeyi görmeyi beklerken neredeyse gişeyi geçiyorum. Bir süre mal mal makineye bakıyorum, jeton bir iki dakika sonra düşüyor: adamlar gişelere para otomatları yerleştirmişler ve otoyol ücretini makineler tahsil ediyor.

Epey bir zaman, panik içerisinde nasıl olup da parayı ödeyeceğimi çözmeye gayret ediyorum. Şimdi o kadar da emin değilim ama o an makinelerin üzerinde İngilizce hiçbir şey görmediğime yemin edebilirim. Birilerini bekletmek, başkalarına engel olmak hep strese sokar beni. Tam da akşam saati, arkamda en az on araba birikmiş durumda. Ne yapacağımı bilemiyorum neyse ki medeni bir yerdeyiz de arkadan korna çalan ya da inip beni dövmeye gelen birileri olmuyor.

Arkamdakiler en azından beş altı dakikadır bekliyor olmalılar, ama ben, sanki bir ömrü tüketiverdim orada. Sanırım benzer durumlar sık sık yaşandığı için gişelerin arasında dolanan adamlar var. İşte bu adamlardan bir tanesi, beyaz atlı prensim, gelip kurtarıyor beni. Biletimi bir yerlere okutuyoruz, bir hazneye parayı sokuşturuyorum, bir kadın sesi kibarca teşekkür ediyor ve açılan bir haznede para üstüm var! Bir de teşekkür ediyor… Hayatımın on yılı gitti be!

Dönüşleri kaçırmamaya ve elimizdeki haritadan yolumuzu bulmaya çalışarak bir süre debeleniyor ve beklenmedik bir anda, epeyce kolayca Camping Roma’yı buluyoruz. Resepsiyonda bir kuyruk var ve Floransa’dakilere benzer zıpırlar sıraya girmişler. Aman, işte şimdi bittik diyerek sıraya giriyor ve işlemlerimi bitiriyorum. Önce bir çadır yeri kiralamayı düşünmüştük, ama araba parkı falan derken 40 Euro civarında bir para ödeyecektik. Bunun yerine, arabamızı hemen önüne park edebileceğimiz, içinde klima, dört yatak, banyo ve tuvaleti bulunan bir Bungalow kiraladık ve burada kaldığımız dört gün boyunca gerçekten de çok rahat ettik. 4 kişilik yatak ve araba park yerinin (bungalowun hemen önü) bize maliyeti gecelik 54 + 4,90 Euro oldu. Roma’ya gidecek ve kamping türü bir yerde kalacaksanız, Camping Roma bir numaralı seçenek olmalı. CR’yla ilgili detayları daha sonra anlatacağım.

Şimdi çok yorgunuz, bir an önce bungalowumuza yerleşmemiz ve yarınki Vatikan ziyaretimiz için güç toplamamız gerekiyor.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz