[Gün 14] Roma I

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Siena – Perugia – Assisi – Roma yolculuğu bizi yormuş olmalı ki sabah erken kalkamıyoruz bu sefer. Bir önceki yazıda bungalow diye bahsettiğim odamızın aslında tekerlekleri var, dolayısı ile karavan demek de çok yanlış olmaz sanırım. Yola çıktığımız ilk günden bu yana ilk kez klima konforuna sahiptik dün gece. Yatmadan önce klimamızı çalıştırdık ve öylesine rahat, öylesine keyifli bir uyku çektik ki sabah kalkmak mümkün olmadı.

Saat on gibi uyandığımızda, önceki gece Camping Roma’nın marketinden satın aldığımız ve geceden “odamızdaki” buzdolabına yerleştirdiğimiz kahvaltılıkları çıkartıp, kapının önündeki masamıza yayıldık, ben hemen çay demledim ve güzel bir kahvaltı yaptık. Bugün kendimizi Roma’nın kollarına bırakacağız.

Saat 10 gibi Camping Roma’nın minik otobüsüne binip Vatikan’ın yolunu tutuyoruz. Gidiş – dönüş, kişi başı 3€ gibi bir fiyatı var ve eğer Vatikan’ın ardından Roma’yı gezmeyi planlıyorsanız oldukça iyi bir alternatif. Belli saatlerde CR’dan, belli saatlerde de sizi indirdiği noktadan kalkıyor. Dağcılık ya da doğa yürüyüşlerinde de prensiptir, indiğiniz zaman mutlaka nerede indiğinizi iyice inceleyip kafanızın bir kenarına not etmeye çabalayın çünkü Roma’dan metro ya da otobüs ile döndüğünüzde ters bir taraftan geliyor ve nerede beklemeniz gerektiğini kestiremiyorsunuz.

Saat on buçuk sularında otobüsümüzden iniyor ve yaklaşık 100 metrelik bir yol yürüdükten sonra Vatikan’ın önüne varıyoruz. Floransa, Toskana ya da Siena’dan oldukça farklı bir havaya sahip Roma. Oralardaki Rönensans, Ortaçğa kasabası havası, Roma’da yerini bir imparatorluk şehri havasını terk etmiş durumda. Ya da belki de şu an bulunduğumuz yere özel bir şey bu. Binalar 1940-1950’li yıllardan kalma ve çevrenize baktığınızda kendinizi o dönemi anlatan II. Dünya Savaşı filmlerinden birinde hissediyorsunuz. Bu binalardan bazıları gerçekten de abartılı, görkemli bir mimariye sahipler. Binaların büyük kısmının terası var ve o teraslar, ve pencere önlerinin büyük kısmı hep çiçeklere ev sahipliği yapıyorlar. Bazı teraslar gerçekten de rengarenk, muhteşem bir görünüme sahip.

Vatikan… Amanın! Upuzun bir kuyruk var. Bir iki dakika etrafa bakındığımızda görüyoruz ki kuyruk son derece hızlı ilerliyor. Tülay hemen kendine bir baş örtüsü satın alıyor ve yaklaşık 300 – 400 metre uzunluğundaki kuyruğun sonunda yerimizi alıyoruz. Kuyruk epey şenlikli; aynı hedefin peşinde koşan insanlar kolayca birbirleri ile kaynaşıyor, şakalaşmaya başlıyorlar. Tam kapıya geldiğimizde, Floransa’da yanımızdaki çadırda kalan gençleri görüyoruz, onlar erken gelmiş ve Vatikan ziyaretlerini bitirmiş gidiyorlar. Bağırayım diye geçiyor içimden ama nasıl sesleneceğime karar veremiyorum; komşu desem olmayacak, gençler diye haykırsam ben 65 yaşında gibi olacağım.

Güvenlik ve kontrolünün ardından genişçe bir salonda buluyoruz kendimizi. Burada bir sürü bilet gişesi ve bir sürü de turist grubu var. Rehberler işi çözmüş; rehberlerin ellerinde ya da yakalarında mikrofonlar, turizlerinse kulaklarında alıcılar var. Mahşeri bir kalabalığın doldurduğu Vatikan’da da anca böyle iletişim kurulur zaten. Boşça görünen bir gişenin önündeki kuyruğa giriyoruz bu sefer. Öyle Vatikan diyip geçmeyin, buraya girmek de çıkmak da mesele. Neyse, bir on dakika da bu kuyrukta geçirdikten sonra, büyükler için 14€, o kadar da büyük olmayanlar için de 8€ ödeyerek biletlerimizi alıyoruz. Yuh! Üç kişi, Vatikan gezmesi 36€! O paraya üç gün kendimizi gelatoya ve pizzaya boğardık biz.

Yürüyen merdivenlerden yukarı, sanki geçmişteki bir zamana çıkıyoruz. Aynı Assisi’deki gibi: burada da insan kendini bir tuhaf hissediyor. Bütün duvarlar, bütün tavanlar, her yer sanatla kaplı.

İlk başta insan nereye bakacağını şaşırıyor. Her tarafta bir sanat eseri, bir antika, bir tarih hazinesi var. Hani Dolmabahçe, Topkapı da inanılmazdır ya, burası başka bir şey.

Ama inanılmaz olan başka bir şey daha var: kalabalık. Bu insanların her birini 14€ olarak hayal edince, Vatikan’ın elde ettiği paranın boyutlarını hesaplamanın benim kapasitemin çok üzerinde olduğunu düşünüyor ve bu aptalca çabadan vazgeçiyorum. Düşününce, dünya üzerinde inanılmaz boyutlarda bir para olduğunu fark ediyor insan. Bütün bu paraya rağmen, böylesine küçük bir gezegenin bir yerlerinde yiyecek bulamadığı için ölen insanlar, çocuklar olması utanç verici. Tabiî ki bu utanca biz de kendi çapımızda katılıyoruz, bunun ben de farkındayım, ama bu kendimi kötü hissetmemi engellemiyor.

Vatikan’da yaklaşık 2 saat kadar dolaştıktan sonra o ünlü meydana çıkmaya karar verip adımlarımızı hızlandırıyoruz. Aslında bu komik bir durum; insan bu kadar çok sanat eseri ile karşılaştığında bir süre sonra doluyor ve gördüğü yeni şeylere ilgi göstermemeye başlıyor. Çıkışı ararken Vatikan koridorlarında olabildiğince hızlı bir şekilde ilerliyor, sağımıza solumuza bakmıyoruz bile. Ama arada bir kafamızı kaldırıp, mesela tepemizdeki tavanlara baktığımızda, gördüğümüz manzara muhteşem, bunu kelimelere dökmek zor inanın ki.

Müzede Mısır’dan gelen mumyalar bile var; kibarca ve mümkün olduğunca rahatsız etmeden fotoğraflarını çekiyoruz, ama izin almak için sormak abes.

İçeride yol bulmak da bir zor ki sormayın. Bir süre deli danalar gibi dolandıktan sonra, istediğimiz yere gidemediğimizi fark edip etrafta bolca bulunan güvenlik görevlilerine soruyorum. Buraya büyük önem verdikleri açıkça görünüyor: sivil giyimli güvenlik görevlileri gerçekten de çok bilgili ve kibarlar. Adam bana yolu tarif ediyor ve geldiğimiz yöne doğru yürümeye koyuluyoruz.

Dönüş yolunda Sistine Şapel’den geçmemiz gerekiyor, içeride inanılmaz bir insan kalabalığı var ve hakikaten de inanılmaz bir yer. Bütün duvarlar, bütün tavanlar… muhteşem.

Vatikan’dan ünlü Saint Peter Meydanı’na çıktığımızda epey yorulmuş durumdayız. Belçikalı muhafızlarla Derin’in fotoğraflarını çektikten sonra kendimize gölgelik bir yer bulup, yere çöküveriyoruz. Tülay’ın elinde harita, günün kalan kısmını planlamaya çalışıyor. E gidilecek bir sürü yer var, ne de olsa.

Bir süre Saint Peter meydanında dolanıp panaroma fotoğrafımı çektikten ve şans eseri orada karşılaştığımız İsa’ya merhaba dedikten sonra tekrar düşüyoruz yollara. Hmm, tuhaf bir cümle geliyor aklıma: “Derin, İsa abinin yanında dur da bir fotoğrafınızı çekeyim.” İsa’nın bakışlarını görünce hiç karıştırmamaya karar veriyorum, demek ki bende de belli bir miktar aklıselim var.

Bugünkü planımızda Aşk Çeşmesi – İspanyol Merdivenleri – Pantheon da var.

Hop-On-Hop-Off otobüsler, bizimki gibi geziler planlayan ve bütün enerjisini oraya buraya yürüyerek tüketmek istemeyenler ve parası olanlar için güzel. Yaklaşık 15€ fiyatıyla bize pahalı geliyor ve yürümeye karar veriyoruz. İlk hedef Aşk Çeşmesi.

Hava nasıl sıcak anlatamam. Elimizde harita, bitmek tükenmek bilmez yolları yürüyor, Aşk Çeşmesi’ni bulmaya çalışıyoruz. Bir an önce bulmamız lazım, sıcaktan dilimiz dışarı sarktı çünkü. Çeşmeyi bulur bulmaz kana kana içmeyi planlıyorum ben. Bu arada tabiî ki Gelato ve Granit olayına yine para kaptırıyoruz, ama bu artık hayatımızın normal bir parçası haline gelmiş durumda. İlginç olan şey şu ki, güneye doğru gittikçe gelatonun tadı değişti. Kuzeydeki sanki biraz daha aromalı ve daha soğuk gibiydi. Buradakiler de fena değil ama nerede o Floransa’da 4€ ödediğim gelato. Parayı verirken soklanmıştım ama sanırım bütün İtalya tatili boyunca tattığımız en güzel gelato da o 4€ olandı.

Neyse, sonunda Aşk Çeşmesi’ne vardık. Oh mein got! Şöyle bir bakınca, insana sanki Roma’nın tümü buradaymış gibi geliyor. Yuh! Bu ne kalabalık. Daha önce İtalya’ya kışın gidin demiş miydim? Demediysem asıl bana yuh! Zar zor havuzun yanında oturacak bir yer bulup paramızı suya atıp hacı oluyoruz.

Bir süre etrafı inceledikten ve havuzun ve suyun yaydığı serinliğin tadını çıkardıktan sonra aklıma muhteşem bir fikir geliyor. Yahu, hazır havuz var, hazır bizim ayaklar on bilmem kaç gündür yürümekten mağdurlar, neden o zavallıları suya sokmuyoruz. Hemen terliklerimden kurtulup bu fikri uygulamaya koyuluyorum. O sıcakta kilometrelerce yürümüş zavallı, yaşlı ayaklarıma nasıl da iyi geliyor buz gibi sular anlatamam. Bir de aptal aptal çalıp duran şu düdükler olmasa!

Kolumda bir çekiştirme var. Tülay. Neden çekiştiriyor ki beni? Hmmm… galiba aptal aptal çalınan o polis düdükleri beni hedef aldıkları için. Yahu, iki dakika durun, ayaklarımızı serinletiyoruz… Olmaz. İki dakika ayak sokalım dedik Aşk Çeşmesi’ne bırakmadılar. Hay bin kunduz! Ne kıymetli çeşmeniz varmış be!

Ben de bir dakika daha durmam burada, eğer ayaklarımı sokamazsam diyorum ve bir sonraki durağımız olan İspanyol Merdivenleri’ne yöneliyoruz. Zaten hemen yakında, Pantheon’a gidiş yolumuzun üzerinde kalıyor. İspanyol Merdivenleri tam bir hayal kırıklığı. Hani o merdivenlerin ortasında mor mor Begonviller vardır ya fotoğraflarda, bırakın fotoğraflardaki Begonvilleri, Begonvillerin dikili olduğu saksılar bile yok. Bir süre hayal kırıklığı içerisinde etrafımıza bakınıyor, merdivenlerde fotoğraf falan çektiriyoruz.

Ben tırabzanlarda çektiriyorum fotoğrafımı ama çok kaygan, öyle kaygan ki üzerinde durmak bile zor, aman dikkat. bir on dakika sonra Derin belki de hayatımızın sonuna kadara hatırlayacağımız cümlesini kuruyor: “E ne var ki burada, merdiven işte!” Aynen öyle, bizim gördüğümüz, oturduğumuz, fotoğraf çektirdiğimiz İspanyol Merdivenleri, aynı merdivene benziyor.

Fazla oyalanmadan, yine yakınlarda bulunan Pantheon’a geçmeye karar veriyoruz. Milattan önce 27’de ilki inşa edilen ve antik Roma tanrılarına ev sahipliği yapan Pantheon da çok güzel, çok etkileyici bir yer. Özellikle de içinde bulunduğunuz yapının MÖ 2nci yüzyılda inşa yeniden inşa edilmiş olduğunu düşününce. İçeriyi dolaşıyor, sonra da kapının önünde bulduğumuz bir duvarın üzerine tünüyoruz. Bu meydanda 2000 yıl önce de insanlar dolanıyor olduğunu düşünmek güç. Acaba o zaman da bu kadar turist var mıydı?

Pantheon, içerisine olabildiğince çok sayıda turistin doluştuğu, özellikle de içeri giren ve dışarı çıkan grupların kaynaşarak bir tür düğüme neden oldukları giriş kapısı civarında kaotik bir yer. Bir kez kendinizi içeri atabildiniz mi işler kolaylaşıyor çünkü içeridekilerin belli bir kısmı zaman içerisinde Katolikler için ayrılmış belli bir bölüm etrafında toplanıyorlar ve diğer sıkıcı tanrılara ait bölümler nispeten daha sakin ve fotoğraf çekmek falan mümkün olabiliyor.

İnsan çoğunlukla fark etmiyor, aval aval, aynı bir turist gibi etrafına bakınıp duruyor ama içinde bulunduğunuz binanın 1800 yıl önce de burada bulunduğunu, belki de önünde tüneyip oturduğunuz duvarın üzerinde 1500 yıl önce de birilerinin tüneyip oturuyor olduğunu düşünmek insanı garip yapıyor.

Pantheon’da bir yarım saat kadar geçirdikten sonra biraz da kapının önündeki meydanda oyalanıyoruz. Belki de inşa edildiği dönemde kabul gören bütün tanrılara adanmış bir mabet oluşu yüzünden, bu meydan bana çok huzurlu bir yer gibi geliyor. Sağda solda son derece eski yapılar var, meydanın ortasında bir havuz, havuzun kenarlarına tünemiş güvercinler.

Biraz zıplarsanız, havuzun dış duvarına siz de tüneyebiliyorsunuz. Önceki hayatımda güvercin miydim acaba; oldum olası sevmişimdir yüksek yerlerde oturmayı. O havuzun kenarında oturur, karşımdaki Pantheon, Tülay ve Derin’e bakarken çok mutlu ve huzur doluyum. Yav ne iyi ettik de geldik!

Elimizdeki kamping broşürüne bakarak bizi Vatikan’dan CR’ya götürecek küçük otobüsümüzün saatlerini kontrol ediyoruz. Haritalar açılıyor, rotalar kontrol ediliyor. Biz antik Roma’nın ortasındayız, kampingimiz ise şehrin kenar mahallelerinde. En kolay ulaşımın metro ile olacağını düşünerek ilk metro istasyonunu kullanarak yerin altına iniyoruz. Artık epey bir kaşarlandık; makinelerle aramız da çok iyi… bizi hiç üzmeden veriyorlar metro biletimizi.

Roma metrosu, en azından bizim bindiğimiz saatte epeyce sakin, çalışan klima sayesinde epeyce konforlu bir yolculuk yapıyoruz ve yaklaşık 15-20 dakika içerisinde CR otobüs durağının olduğu yere geliyoruz.

En başta söylemiştim, sabah otobüsten inerken dikkatlice etrafınıza bakmayı unutmayın. Biz unutmuşuz. Bir on beş dakika kadar nerede olduğumuzu, otobüse nereden bineceğimizi anlamaya çalışıyoruz. En sonunda otobüs durağa gelip park ediyor, biz de nereden bineceğimizi anlamış oluyoruz. Sanırım sabah bizi bıraktığı ve akşam alacağı nokta yakın olsa da aynı yer değil. Bu yüzden, eğer ki CR servisini kullanacak olursanız, inerken nereden kalkacağını sormak da iyi bir fikir olabilir.

Bir kilisenin önündeyiz ve otobüsün kalkmasına 5 dakika var. 15-16 yaşlarında üç çocuk, kilisenin önündeki meydanda top oynuyor, arada bir kilisenin duvarına doğru şut çekiyorlar. Hatta topun kilisenin içine kaçtığı bile oluyor ama onları toplarını kesmekle tehdit eden ya da oradan kovalayan herhangi biri yok. Bunun geneli anlatan bir örnek olmayabileceğinin tabiî ki farkındayım ama bana şaşırtıcı geliyor yine de.

Otobüsümüzün şoförü çok komik bir adam. Pakistan – Hindistan havası var üzerinde, epeyce esmer, gözünde kocamam, yuvarlak bir güneş gözlüğü, küçük parmakta altın yüzük, vites koluna sarılı incik boncuklar. Midibüs daha uygun olsa, şoförümüz insanın kendini Pencap’ta seyahat ederken düşleyebilmesine uygun nitelikte.

CR’nın güzelliklerinden başka bir yazıda bahsedeceğim değiştim; minibüsle resepsiyonun önünde indiğimizde, yolun hemen karşı tarafında kocaman bir süpermarket bulunduğunu görüyoruz, ve sanki bütün bir gün boyunca yürüdüğümüz o yol yetmezmiş, sanki yeterince yorulmamışız gibi markete gidiyoruz. Derin epeyce tükenmiş ve söyleniyor olmasına rağmen, marketten alınacak dondurma sözü onun da gücünü yeniden kazanmasına büyük katkı sağlıyor. Bir şekilde hayatımızı dolaşarak geçirmemize olanak tanıyacak bir para gelse bir yerden, ama mesela taksiye binmeye yetmiyor olsa ve hayatımızı bu tatildeki tempoyla geçirmemiz gerekse, en ufak şüphem yok, 75 kilo falan olurum beş altı ay içerisinde.

Market serin. İnanılması güç ama, o yorucu günün üzerine markette bir buçuk iki saat kadar kaldık. Aslında, temel anlamda burada olmayan pek bir şey yok. Ama iki saat dolaşıp, etrafa dikkatli baktığınızda, sizin için hayatı kolaylaştırabilecek pek çok şey bulabiliyorsunuz. Örneğin, Tülay öğlen yemeklerini evden götürüyor ve eğer salata götürürse, akşamdan hazırladığım salataya eklediğim limondu, zeytinyağıydı falan bazen kötü olabiliyor. İşte Türkiye’de olmayan ve burada olan muhteşem bir şey; küçük küçük, bir dozluk limon, sirke, zeytinyağı, ya da karışık salata sosları. Tabiî bol bol alıyoruz.

Akşam yemeğini bungalowumuzun önünde pişireceğiz. Notlarıma yanlış geçirmiş olduğum için şimdi doğru adını bulamadığım, kaba anlamda bizim mantılara benzeyen hazır makarnalardan alıyoruz. Bol bol içecek. Bol bol şekerleme. Nasıl olsa iki gün daha kalacağımızı ve bungalowumuzda buzdolabımız olduğunu düşünerek iki üç günlük alışveriş yapıyoruz. Taşımak çok zor. Marketten kampinge giden bir sürü insan var. Ucuz tatil yapmak isteyenler, genellikle marketi kullanıp CR’ya sadece yatacak yer parası ödüyorlar ama biz bunun bir dengesini kurma taraftarıyız.

Sabah 10 gibi ayrıldığımız bungalowumuza 18:00 sıralarında dönüyor, aldıklarımızı buzdolabına ve odamıza yerleştiriyoruz. Hemen klima açılıyor, Derin efendi serin serin içeride yatmış, kitap okumakla meşgul. Tülay ve ben akşam yemeğini hazırlıyoruz. Güzelim makarnanın üzerine sosumuz ve sarımsaklı yoğurdumuz bile var; yahu biz bu yemek işlerinde kendimizi aştık mı nedir? Yemek pişip de ocağın üzerinden alınır alınmaz, hemen çay konuyor ocağın üzerine. Masamızın etrafına diziliyor akşam yemeğimizi keyifle yiyoruz. Bugün başımıza gelen tek uğursuzluk oldu: sabah çıkarken Viyana’da İrene’nin bize verdiği Aloe Vera’yı kızımın göğsünde, ön panelde güneş altında unutmuşuz. Aloe Vera fena halde yanmış durumda! Bütün yaprakları kahverengi, kökünde tuhaf bir sıvı var. Yaklaşık 3,000 kilometredir taşıdığımız bu viran haldeki bitkinin son durağı Roma mı olacak yoksa? Çıkmamış candan umut kesilmez prensibi doğrultusunda kendilerini serince bir noktaya yerleştirip dikkatimizi yemeğimize veriyoruz.

Akşam yemeği işini hallettikten ve karanlıkla birlikte ortama bir serinlik çöktükten sonra Tülay’la birlikte çayımızı içiyoruz. Çay sefasının peşinden bir bira açıyorum her akşam yaptığım gibi ve komşularımızla sohbetler başlıyor. Komşularımız, CR hayatı, CD’da yaşadıklarımız bir yazı olacak, o yüzden detaylarını sonraya bırakıyorum.

Yarın kolezyuma gidecek ve bugün etrafta dolanırken gördüğümüz Hop On Hop Off otobüsleri tecrübe edeceğiz. Artık tatilimiz sonuna yaklaştı, topu topu 4 günümüz var. Epey de yorgunuz aslında. En iyisi hemen uyumak. Ne? Diskoya mı gidelim? Olur… detaylar CR yazısında.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz