[Gün 15] Roma II

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Sabah kalkıyor ve hızlı bir kahvaltı yapıyoruz. Bugünkü rotamızda kolezyum var. Konuştuğumuz çeşitli insanlar çok kalabalık olduğunu ve geç kalacak olursak epey bir kuyruk beklememiz gerekeceğini söylediler ama bizim CR’dan ayrılmamız yine de on biri buluyor.

Otopark parasına düşman olanların can dostu metroya atıyoruz kendimizi. Tuhaftır ki şimdi düşündüğümde (blogu neredeyse iki yıl sonra yazınca böyle oluyor işte) metroya nasıl gittiğimiz anımsayamıyorum. Sanırım yürüdük. Hava henüz çok sıcak değildi ve o yolu yürümek büyük bir işkence olmadı bizim için, ancak CR’dan ayrılırken bakmıştık ve dönüşte, metro CR arasını belediye otobüsü ile geçmeyi planlıyoruz.

Metro istasyonuna girdik ve makineleri kullanarak kendimize bilet aldık. Yahu biz bu Avrupa olayını çözdük galiba. Artık her türlü makineyi rahat rahat kullanıyor, herhangi bir sıkıntı çekmeden biletlerimizi alabiliyoruz.

Uzatmayayım, metroyla gittiğinizde kolezyumun hemen yanı başında, Collesseo istasyonunda iniyorsunuz. Bir kalabalık var ki sormayın. Yuh! İçeri girmek 11 Euro. Biz de üç kişi olduğumuza göre 33 Euro demek bu. Kısa bir hesapla 33 Euro’nun en azından 3-4 pizza ya da yaklaşık 11-12 gelato anlamına geldiğini kavrayınca gözümüz kolezyum falan görmemeye başlıyor. Yine de olası bir açıdan içerinin fotoğrafını çekmeye çalışıyorum.

“Şöyle bir etrafını dönelim hele,” diye düşünüyor ve yürümeye koyuluyoruz. Gerçekten de etkileyici bir yapı; zamanında burada dolanan gladyatörleri, seyirciler, Sezar’ın belki de aynı yolu yürüdüğünü düşünmek tuhaf bir şey. Galiba bu Türkiye’de tarihi bir mekâna gittiğimde yaşamadığım bir his, ne bileyim, belki de kanıksamış olduğum için. Örneğin, Sultanahmet ya da Ayasofya’da dolaşırken bir zamanlar oralarda dolaşan padişahlar, yeniçeriler, türlü olaylar gelmiyor aklıma, benim için Ayasofya her zaman oradaydı ve ilk gördüğümde şimdiki halindeydi diye, belki de. Dediğim gibi, tuhaf bir şey.

Kolezyumu bir tur tavaf ediyor ve kenardaki duvarların üzerinde bir yere tüneyip girsek mi girmesek mi diye biraz daha düşünelim diyor ve çömüyoruz bir taşın üzerine. Komik bir yer burası: ellerinde kılıçlar bulunan, kafalarına tüylü miğferler geçirmiş gladyatörler dolanıyor etrafta. Parayı bastıran fotoğrafı çektiriyor. Biz bastırmıyoruz parayı, pizza alacağız biz.

Tülay, “Ben daha önceki gelişimde görmüştüm, siz Derin’le girin,” diyor ama kuyruk çok uzun ve onu uzun bir süre yalnız bırakmak gelmiyor içimizden. Bu arada, para kolezyumun kapısını da açıyor. Yakalarında isim bulunan rehberler var ve onların sizi gezdirmesini kabul eder ve bunun bedelini ödemeye de gönüllü olursanız kuyruk beklemeden içeri girebiliyorsunuz.

Ya biz mi çok yiyoruz yoksa zaman mı çabuk geçiyor, yine acıktık. kolezyumun yakınlarında bir yerler bir şeyler yemek çok aptalca, boş yere bir sürü paramız gidecek. Karavan komşularımız kolezyumun hemen yanındaki Caesar’s Pizza’da bir şeyler içmiş ve bize de ne ödediğini söylemişti. O parayı biraya hayatta vermem, kolezyumu gezerim daha iyi. Hemen etrafa bakınıp bir pizzeria bulabilir miyiz diye araştırmaya koyuluyoruz.

Aradığımız türden bir yer kolezyumun hemen arkasındaki sokaklardan birinde var. San Celemente kilisesine çıkan sokakta, yani Via dei Strada Statale’de ve San Clemente’den hemen önce, sağ tarafta bir pizzeria buluyor ve büyük bir iştah içinde dükkâna giriyoruz. Garibim Derin pizzadan sıkılmış ve gencin içine memleket hasreti düşmüş galiba, içerde döner bulunca çok seviniyor ve kendine döner istiyor. Avrupa’da pek çok yerde gördük bunu: dönerle uzaktan yakından alakası olmayan bazı yerlerde döner oluyor çünkü etleri hazırlayıp her gün bu dükkânlara servis eden insanlar var. Adam tam bir İtalyan, ama döner satıyor. Tülay ve ben pizza tercih ediyoruz yine. Derin de sonradan pişman olacak çünkü adam bir tür dürüm olarak hazırladığı dönerin içine patlıcan salatası koyuyor! Bizim genç bir iki ısırıp yarıya kadar yiyor ama olacak gibi değil, en sonunda benim pizza ile onun döneri takas etmek zorunda kalıyoruz. Patlıcan salatalı dönerin tadı pek de parlak değil. Bu arada San Clemente’nin basamaklarına çökmüş durumdayız ve güvercinler dönerli patlıcan salatalı ekmekleri büyük bir iştahla mideye indiriyorlar. Yahu ben de sizin yemlerden alsam biraz?

Karnımız doydu ya, gözümüz yolda artık. Yine yürümeye koyulup önce kolezyumun oraya dönüyoruz. Sokakta karşılaştığımız bir araba, kendimizi İtalya’da geçen bir filmde hissetmemize neden oluyor. Acaba bizi fotoğraf çektirirken arabası başında görmüşse, sahibi ne düşünmüştür? Günlerden pazar ve etraf turiz kaynıyor. Buna rağmen trafik öylesine boş ki, insana garip geliyor.

Yürüye yürüye Roma Forumu’na doğru ilerlemeye başlıyoruz, tabiî ki elimizde gelatolarımız var. Roma Forumu denen yer, antik Roma’nın merkezi. Eski zamanlarda burada bir pazar yeri, dükkânlar falan varmış ve kapalı olduğu için (tadilat mı vardı, açık mı değildi bilmiyorum ama giremedik) tepeden baktığımız alan tahminen 2000 yıllık bir mekan.

Bir kadın elimize broşürler tutuşturuyor, sonra da bizi Türkçe konuşurken işitince o da başlıyor, “Ben İstanbul’daykene” diye. Ukraynalıymış ve bir ara İstanbul’da yaşamış. Ayaküstü sohbet edip yolu ve yakında çeşme var mı diye soruyoruz. Çeşmede eski ve ısınmış sular boşalıyor, leziz ve buz gibi Roma suyu ile dolan şişeler sırt çantasının iki yanındaki yerlerini alıyor. Devam edebiliriz.

Uzun ama keyifli bir yürüyüş yapıyor ve Via dei Fori İmperiali’den geçerek Mussolini’nin sarayına kadar gidiyoruz. Tepesindeki heykeller, ihtişamlı yapısı ve hemen yanındaki havuzlarla son derece görkemli bir yapı bu. Eminim ki Mussolini burada keyifli günler geçirmiştir, özellikle de toz almak zorunda kalmamışsa.

Hava sıcak, ayaklar yorgun, keyifler ayna. Merdivenlere oturup dinleniyoruz. Oldum olası sevmişimdir ben, böyle merdivenlere oturmayı. Bu tatil merdivenlere oturmak açısından zirve yaptığım bir dönem oldu diyebilirim.

Bir miktar dinlendikten sonra, sarayın tam karşısındaki yola girip, Via del Corso’dan yürümeye başlıyoruz. Şimdi maps.google.com’dan bakıyorum da, bu kadar yolu nasıl yürümüşüz hayret ediyorum. Demek ki bir tür kuvvet geliyor insana.

Yol üzerinde bir iki dükkâna girip Türkiye’deki dostlara götürmek için ufak tefek bir şeyler aldık. Tülay bir dükkânda fazla kalırsa, Derin’le ben hemen kapının önüne çöküveriyoruz. Derin söylenip duruyor ve bazen de hayatından bezmiş gibi görünüyor ama tabiî ki onun ilacı da belli, gelato, olmadı granit!

En sonunda kendimizi Piazza del Popolo’da buluyoruz. Etrafta rahibeler var ve sevimli görünüyorlar. Meydanın hemen karşı tarafındaki Flaminio istasyonuna girip yeniden metroya biniyoruz. CR’ya en yakın durakta metrodan inince, zorlu bir sorun çıkıyor karşımıza: acaba istasyondan hangi tarafa doğru çıkmalıyız? Üç geliş, üç gidiş şeridi olan bir yol var önümüzde ama biz hangi tarafa gitmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Hemen pratik zekâlar giriyor devreye ve talebe görünüşlülerin bolca bulunduğu taraftaki durağa gidiyoruz ve sorduğumuzda o ecnebilerin de CR’ya gittiklerini öğreniyoruz. Artık sağlam ellerdeyiz.

CR’da, resepsiyonun camında otobüslerdeki hırsızlıklara karşı dikkatli olunmasıyla ilgili bir uyarı vardı. Hatta hangi hatların en tehlikeli olduğu da yazıyordu. İşte bu uyarılar yüzünden ben diken üzerindeyim. Otobüs geliyor ve biniyoruz. Bir iki durak sonra orta kapıdan, üzerinde pejmürde giysiler olan bir adam biniyor otobüse ve biletini okutmadığını fark ediyorum. Adam gelip bizim hanımın yanına oturmaz mı? Ben fena halde tedirgin olmuş durumdayım tabiî ki, dönüp dönüp arkamda kalan Tülay’ı kontrol ediyorum ama herhangi bir sıkıntı çıkmıyor. Bu arada Tülay da çok farklı bir şeye dikkat etmiş. Etraftaki insanların kılıkları ya da görünüşleri nasıl olursa olsun, aralarında kokan biri yok. Herkes temiz, herkes iyi kokuyor.

Kampinge girmeden önce markete uğrayıp akşam yemeği için bir şeyler ve her akşamki gibi bira alıyoruz. Yine akşam oldu, yine yorgunuz. Artık yavaş yavaş İtalya defterini kapatma zamanları yaklaşıyor, sadece iki günümüz kaldı. Yarını hiçbir şey yapmadan, CR’da dinlenerek geçirmeyi planlıyoruz, sonraki gün de Napoli üzerinden Brindisi’ye gidip feribota bineceğiz.

Yani yatçaz kalkçaz, yatçaz kalkçaz, yatçaz kalkçaz, baba gelecek.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz