[Gün 17] Roma – Napoli – Brindisi

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Bugün 12 Ağustos 2008. Artık İtalya’da tek bir günümüz kaldı. Ayın 13’ünde, sabahın körü bir saatte feribotumuza binmiş olacağız ve 14’ü akşamı 23:30 gibi de Çeşme’de olacağımızı farz ediyoruz.

Sabah 9 gibi bir saatte uyandık ve eşyalarımızı toplamaya koyulduk. CR’dan gerçekten de memnun kaldık ve bir yandan Roma’yı gezerken, bir yandan da önümüzdeki 600 kilometrelik yol için enerjimizi toparlamış olduk.

Bugün Napoli’ye gidiyoruz. Bu tatili planlamaya başladığımız ilk günden itibaren internette gezdiğimiz sitelerin, okuduğumuz yazıların büyük çoğunluğu bizi Napoli hakkında uyaran, oraya gitme kararının bir daha gözden geçirilmesini salı veren türden yazılardı.

Ama biz merakımızı yenemedik ve Napoli tarafını görmeyi de çok istiyoruz, bu yüzden de Napoli’ye gitmeye karar verdik.

Saat 11 gibi Camping Roma’yı arkamızda bırakıp, keyif içinde Roma’yı sarmalayan çevre yoluna çıkma çabasına girişiyoruz. GPS’imiz olsa hakikaten de iyi olabilirmiş ama böyle de keyifli, tabiî ki biraz macerayı seviyor ve sık sık olmasa da arada bir kaybolmayı seviyorsanız. Ben kaybolduğum yerden kurtulmaya çabalamayı seviyorum sanırım.

Roma’dan beklenmedik bir kolaylıkla, rahat rahat çıkıyoruz. Yol üzerinde kötü kadınlar gördük (yani, belki kendileri iyidirler de, kariyerler seçimleri açısından kötü kadınlar demek istiyorum) ve Tülay, Derin’in gözlerini sıkı sıkı kapatırken ben de kızımın gaz pedalına uyguladığım basıncı arttırdım.

Memleket gözümüzde tütüyor, diyebilir miyim bilemiyorum, ama özlediğimiz de kesin. Ben şöyle bir gazı yerinde, buz gibi kola içmeyi çok özledim çünkü bu gavur illerinde içtiğim kolalar bana asla tat vermedi, ne gazları yerindeydi, ne de yeterince soğuktular.

Roma’dan çıkarken önce E281 yoluna girdik, sonra da E45 otoyolunu tercih ettik ve bir süre sonra acıkınca da yol kenarında bir benzinlikte mola verdik. Saat 2 civarı. Bütün İtalya için bize benzinliklere dikkat etmemiz tembih edilmişti, güneye doğru gittikçe bunun bir tavsiye olmaktan çıkıp bir tür zorunluluk haline geliyor olduğunu hissediyoruz. Bu hissiyat doğrultusunda, Derin ve Tülay gerekli işleri halletmeye gittiklerinde ben kızımla kalıp, içinde olmama rağmen kapıları kilitledim ve beklemeye koyuldum.

Bir beş dakika kadar sonra kel kafalı, ağzında anca bir iki diş bulunan bir adam yanaştı pencereye ve camı tıklattı. Ben olabildiğince iletişimden kaçınmak istiyorum tabiî ki, dolayısı ile adam İtalyanca bilip bilmediğimi sorduğunda hemen no dedim. İngilizce? No! Bu şartlar altında sahip olduğumuz yegâne lisan olan Tarzanca’ya geçti adam hemen. Anladığım/anlamış gibi göründüğüm kadarıyla bu adam bir TIR şoförü. Elinde fiyakalı bir Nokia telefon var, başına türlü talihsizlikler gelmiş ve “telefonunu” ederinden çok daha düşük bir bedelle bana satmak istiyor. Tabiî ki bu teklif karşısında benden aldığı yegâne yanıt, sanırım bütün dünya insanları tarafından en kolay anlaşılan kelime oluyor: “No!” Kararlı olduğumu görünce, üzgün üzgün yanımdan ayrılıyor ve benzinlikten ayrılırken kendine yeni bir hedef seçmiş olduğunu görüyorum.

Para durumlarımız iyice suyunu çekmiş durumda. Gitmeden almak istediğimiz bir iki şey vardı aslında, ama buna imkân olamayacak gibi görünüyor.

Feribotumuzun kalkmasına 24 saatten az bir zaman kaldı ve aramızda hâlâ en az 300-400 kilometre var. Bir yandan yola devam ediyor, bir yandan da bir terslik çıkar da feribotu kaçıracak olursak diye düşünmeden edemiyorum.

E45 yolunu kullanarak saat üç dört gibi Napoli’ye varıyoruz. Haha! İşte vatanım! Napoli bütün Avrupa’da bizim şehirlerimize en çok benzeyen yer. Işık kırmızıya döndüğünde hemen kornaya basabiliyorsunuz; ben Türkiye’de asla böyle hareket eden biri değilim, ama Avrupa’daki bütün bu zaman boyunca da ilk kez bunun yapıldığına şahit oluyorum. Napoli’de arabanızı yayaların üzerine de sürebiliyorsunuz. Herkes bunlara alışık gibi.

İnternette okumuştum ama böyle olacağını asla düşünmezdim: hiç abartmıyorum, on arabadan en azından 5’i vuruk durumda. Okuduğum kadarıyla yeni araba pek almazlarmış çünkü sürekli kaza oluyormuş ve yine vurulacağını düşünerek tamir de ettirmiyorlarmış. Her taraf sağı solu vuruk arabalarla dolu.

Etraf Avrupa ve İtalya’nın geri kalan diğer yerlerine oranla daha düzensiz ve sanki kaosun hakim olduğu bir şehir. Başlarda yazdığım gibi, Napoli’de dikkatli olmak gerek. Biz de okuduklarımı dikkate alıyor ve Napoli’de arabadan inmemeye karar verip yaklaşık bir saat süren bir şehir turu yapıyoruz kızımızla.

Napoli’ye girerken gişelerde para ödedik… ama sanki çıkarken de aldılar. Tuhaf bir para düzeni var bu çevrede, sürekli gişeler var yol üzerinde ve ha bire para ödeyip duruyoruz. Bu yazıyı yazarken, iki yıl önce aldığım notlara bakıyorum da, Derin defterimize şöyle yazmış: “1,50 Euro daha aldılar! Kazık yiyor olabilir miyiz?”

İşte bu ruh hali içerisinde ve cebimizde kalan az parayla Pompei düşüyor aklımıza. Güneyde ve Napoli civarında olduğumuz hemen kendini belli ediyor, otoparkların üzerinde koca koca “Secure” “Security” ibareleri var. Bu otoparklardan birine, çekinerek de olsa kızımızı bırakıp Pompei’ye doğru yürüyoruz.

Yuh! Kişi başı 11 Euro gibi bir para. İşte tam da acaba bu paraya değer mi, girsek mi girmesek mi diye düşündüğümüz ve paramızı kontrol ettiğimiz bir sırada, bu tatilin belki de en muhteşem olaylarından biri gerçekleşiyor. Tülay’ın cüzdana sıkışıp kalmış bir 100 Euro buluyoruz. Yeey! Haydin Pompei!

Hemen mantık devreye giriyor ve, “Yok canım, altı üstü eski taş,” ifadesi dökülüyor kiraz dudaklarımızdan. 100 Euro bu be! Neler yapılmaz.

Daha önceden sahip olduğumu bilmediğim Türk baba geni kontrolü ele alıyor ve Pompei’nin çıkışına doğru yürümeye başlıyoruz. Bu herifler çıkışı kapatmamıştır, tersten gireriz düşüncesi ile gidiyoruz ama İtalyanlar bile uyanmış. Tersten girmek mümkün değil. Hem zaten Pompei, Efes varken esamisi okunmaz.

Tersten girmeyi beceremeyince bozulan moraller birer granit ile yerine geliyor, heyecanlı adımlarla kızımızı otoparktan alıp en yakın süpermarkete atıyoruz kendimizi. Hem yolda yiyebileceğimiz bir şeyler, hem de bol bol içki alıyoruz. Burada şarap nasıl ucuz, anlatamam. Üstelik o kadar ucuz olmasına rağmen tadları da öylesine güzel ki, en az 8-10 şişe almışızdır sanırım. Benim de birlikte bira içtiğim bir arkadaşım var ve her birinden ikişer şişe olmak üzere 8 çeşit falan bira aldım (gerçi onunla buluşamadan önce ben bunların tümünü içtim ama, önemli olan niyet değil midir?).

Yolluk yiyeceklerimizi ve içkilerimizi alıp arabaya yerleştirdik. Artık arabada geçireceğimiz bir gece kaldı ve nasıl olsa idare ederiz diyerek daha kalıcı bir yerleşime gidebiliyoruz. Her yer tıka basa eşya doldu: içkiler, yiyecekler, çantalar, terlikler, bilgisayar, çantalar, hatta yanımızda Avusturya’dan getirdiğimiz bir Aloa Vera bile var. Kısacası arabaya kaos hakim. Neyse ki feribotta iki gece yatakta uyumak mümkün olacak.

Napoli’den ayrılırken güneş yavaş yavaş ufka yaklaşıyordu, Pompei ve marketten çıktığımızda ise tamamen kaybolmuştu. Yeniden düştük yollara. İtalya’nın batı kıyısına doğru ilerliyoruz ve Amalfi sahilinin mükemmel manzaraları bizi büyülüyor. Bu bölge, başlı başına bir tatil konusu olabilir çünkü doğal güzellikler açısından hakikaten de etkileyici. Tam da benim sevdiğim gibi, yol deniz seviyesinden yüksek sağlardan geçiyor ve manzaralar çok güzel.

Yine akşam oldu. Tülay arkaya geçip dinlenmeye koyuluyor ve ben de ikinci kaptanım Derin beyin yardımcılığında Brindisi’ye doğru sürüyorum kızımı. Hâlâ 200 kilometre civarında bir yolumuz var ve gece iyice çöktü. A16 ve sonra da A14 otoyollarını takip ederek Bari’ye vardığımızda saat ona geliyordu. Bari’den sonra otoyol sona erdi ve gece karanlığı altında, kalabalık bir trafikle beni epey zorlayan bir yolculuk yaptık. Kolay değil, zaten 400 kilometredir direksiyon sallıyorum. Neyse, çok acelemiz yok henüz; yavaş yavaş Brindisi’ye doğru ilerliyor ve gece bir gibi Brindisi’de oluyoruz.

Önce limanı bulacağız çünkü sabah karmaşası içinde zaman sınırlamasıyla gem aramak pek parlak bir fikir gibi görünmüyor.

Önce limanın bilet satışı yapılan bir bölgesine geliyoruz. Burada türlü acentalar, Türkiye, Yunanistan ve diğer farklı rotalara giden feribotların biletlerini satıyorlar ve gecenin o saatinde arabadan inince, ortalık bir anda Harem terminaline dönüyor. Biletim olmadığını ve bir yerlere gitmeyi düşündüğümü sanarak bana bilet satma yarışına giriyorlar ama benim niyetim sadece yol sormak.

Çat pat bir İngilizce ile yapılan yamuk yumuk yol tarifine göre hareket etmek mümkün değil, tabiî ki. İçgüdüler ve şans faktörü devreye giriyor, sadece 45 dakika kadar arayarak limanı buluyoruz. Almancıların arabalarını görmek içimizi rahatlatıyor, doğru yerdeyiz. Bir iki kişiye sorup feribotun bizim olduğumuz yere yanaşacağını öğrendikten sonra arabada uykuya dalıyoruz.

Günün yorgunluğu ile takatsiz düşen göz kapaklarım yavaş yavaş düşerken, aklımda “Ya sabah uyanamazsak?” sorusu var.

Neyse ki, herhangi bir soruya yanıt veremeyecek kadar yorgunum.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz