[Gün 2] Szeged – Budapeşte – Viyana

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Sabah 09:00 gibi kalkıyoruz. Otele fazla para vermek istemediğimiz ve daha ilginç bir şeyler yiyebileceğimizi düşündüğümüz için kahvaltıya yazılmamıştık. Arabaya biniyor ve şehri turlamaya başlıyoruz.

Tuna nehri şehirden geçiyor ve şehir gerçekten de çok güzel.

Diğer arabaların park ettiğini gördüğüm bir yere, Tuna kıyısına arabayı bırakıyorum. Direksiyon kilidimizi takıyor ve kahvaltı için bir şeyler aramaya koyuluyoruz. Bir iki kişiye sorduktan sonra, şehrin meydanında bir yerlerde çok güzel bir kafe buluyoruz. Derin tamamen düzelmiş görünüyor ve afiyetle tostunu mideye indiriyor.

Tülay ve ben kruvasan yiyoruz ve tadı gerçekten de çok güzel. Arabaların giremediği bir meydanda oturuyoruz ve kendimizi gerçekten de çok iyi hissetmekteyiz.

Kahvaltının ardından şehirde gezinmeye başlıyoruz. Macaristan’dan geçiyorsanız, Szeged’e mutlaka uğrayın, oldukça güzel bir şehir.

Her taraf bisikletle gezen insanlarla dolu. Ama kardeşim bu da haksızlık yahu… Bizim şehirlerimiz, birkaçı dışında asla bu kadar düz değiller. Düz şehir vardı da biz mi binmedik bisiklete?

Etrafa bakınırken yeterince dikkat etmeden yolun karşısına geçmeye kalkışınca, “Allah,” diyorum, “Macar’ın Szeged’inde deldirdik postu,” çünkü bana doğru gelen bir araba var. Adam duruyor. Işık falan yok, hatta bana yeşil bile yanmıyor ama adam duruyor. Herhalde deli diye düşünüp, ezik büzük tavırlarla karşıya geçiyorum, koşarak. Biraz zaman geçiyor, aynı şey yine oluyor.

Biraz zaman geçiyor, aynı şey yine oluyor. Büyük ihtimalle aynı adamla yeniden karşılaştım.

Sonra aynı şey tekrar tekrar olunca, hepsinin aynı adam olmadığına ikna olmaya başlıyorum. Bunlar kafayı kırmışlar, yola bir yaya çıkınca arabalar durup bekliyorlar. Tuhaf bir duygu ve gerçekten de alışmak gerekiyor. Her karşıya geçişimizde, kendimizi suçlu hissedip hızlanmak mecburiyeti duyuyoruz.

Szegedliler sıcak ve yardımsever. Polisler bile sevimli. (Hem de bayağı hoş —Bobo, burayı okuma, okudunsa unut, canım benim.)

Kendimizi Szeged’in büyüsünden kurtarmamız ve şehirden çıkmamız oldukça uzun bir zaman alıyor ve şehir çıkışında yolumuzu bulmakta yine zorlanıyoruz. Allahtan yanımızda GPS var ve en azından ne yöne gidiyor olduğumuzu kontrol edebiliyoruz. Burada bütün arabalarda GPS var neredeyse. Neden sonra yolu bulup Budapeşte’ye doğru yola koyuluyoruz. Yolda çalışma var ve gördüğümüz tabelalar yüzümüzü güldürüyor. Aslında ne kadar kolay böyle şeyler yapmak… Neden daha çok örneklerini görmüyoruz ki böyle ufak tefek şebekliklerin?

Saat 16.00 gibi Budapeşte’ye geliyoruz. Şehrin dış bölgeleri gibi görünen bir yerlere arabayı park edip, bir şekilde şehir merkezine gidelim diye düşünüyoruz. Bilmediğiniz bir şehre geldiğinizde en büyük sorun bu. Arabayla şehre giriyorsunuz ama nerede olduğunuzu hiçbir şekilde bilmiyorsunuz. Bir sokak daha ileri gitmeli mi, yoksa burada durmalı mı? Peki dönüşte arabayı nasıl bulacağız? Hemen bir pizzacı görüyor ve bulunduğumuz yerin adresini bir kağıda yazdırıyorum. Şehrin merkezi olduğunu düşündüğümüz yöne doğru yürümeye başlıyoruz. Akşam saat 19-20.00 gibi Viyana’da olmalıyız çünkü benim enişte Richard’ın annesi Irene, babası Herbert, kardeşi Robert ve Robert’in kız arkadaşı Kathe bizim için barbekü hazırladılar ve bekliyorlar.

Budapeşte’ye doğru yürürken ileride bir metro istasyonu görüp kendimizi içeri atıyoruz. Metro dediğimiz nane bizimkiler gibi değil. Her yer dökülüyor, biraz daha karanlık ve biraz da karmaşık bir yer. Avrupa’nın en eski metrolarından olduğu rivayet ediliyor. Bir süre nasıl bilet alacağımızı çözmeye çalışıyor, girişteki gazete bayisinde bilet olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki yanımızda sadece Euro var ve gazeteci kadın da Euro kabul etmiyor. Ya kardeşim, dil bilmemek ne büyük problemmiş de bizim haberimiz yokmuş. Bir Allah’ın kulu İngilizce bilmiyor. Karşıdaki pizzacıda para bozduruyor, metro biletini alıyoruz ama bu sefer de hangi istasyona gideceğimiz ve trene ne taraftan bineceğimiz bir muamma. Turist info var ama İngilizce bilen yok.

Tarzancamızı ilerletme fırsatını kullanıp bir şekilde anlaştıktan sonra, elimizde biletlerle trenlere doğru inmeye başlayacağız ama yürüyen merdivenler bir hızlı ki sormayın. İnsan binerken ve inerken tuhaf hissediyor kendini. Üzerlerine atlayıvermek gerekiyor. Yaşlılar ne yapıyor acaba diye düşünmeden edemiyoruz.

Metroya binip, ineceğimizi düşündüğümüz istasyona doğru gidiyoruz. İnsan kendini Rusya dönemlerini anlatan filmlerden birindeymiş gibi hissediyor, tipler süper. Merkezdeki bir istasyonda iniyoruz ve bir metro haritasının önüne yerleşiyoruz. Nerede olduğumuzu ve ne yöne gideceğimizi anlamaya çalışırken bir kadın gelip İngilizce konuşuyor bizimle. İngilizce… nasıl da özlemişiz. Bir seviniyoruz ki, kadına sarılmadığımız kalıyor. Öğreniyoruz ki gitmek istediğimiz yerin tam altında duruyormuşuz, oysa biz başka bir trene geçmemiz gerektiğini düşünüyorduk!

Yukarı çıkıp dolaşmaya başlıyoruz. Tuna kıyısındayız. Vay be! Fotoğraflarda gördüklerimiz gibiymiş; Tuna’da dolaşan gezi tekneleri, keman çalan birileri, nehir kıyısı boyunca çalışan tramvay, Tuna üzerinden geçen köprüler. Chain Bridge olduğunu düşündüğümüz köprüden Peşte tarafına geçiyoruz.

İmparatorluk sarayına çıkan bir feniküler var. Metroya 1.620 florin, fenikülere 2.300 florin veriyoruz ve ben, Derin’le birlikte yukarı çıkıyorum.

Bütün şehir görünüyor; bizim gibi çabuk gezmek zorunda olan birileri için son derece mantıklı ve şehrin geneliyle ilgili fikir sahibi olmak için oldukça etkili bir çözüm. Budapeşte’ye, en azından Peşteye geldiyseniz, fenikülerle yukarı çıkın ve şehri mutlaka görün.

Ne yazık ki bizim daha fazla vaktimiz yok. Geç kalıp insanları aç aç bekletmekten korktuğumuz için daha fazla oyalanmadan, geldiğimiz yolu izleyip, bu sefer oldukça kolay bir şekilde arabaya dönüyoruz. Her şey yerli yerinde ve herkesin keyfi yerinde. Budapeşte’ye girerken sağ tarafa doğru ilerliyorum… Yok! Yolu yeniden bulmak ve Viyana otoyoluna çıkmak yaklaşık bir saatimizi alıyor. Kahretsin! Geç kalacağız. Trafik inanılmaz kalabalık. Yola çıktığımız ilk andan itibaren en kalabalık trafikle Budapeşte çevre yolunda karşılaşıyoruz. Doğru yola girdiğimizden emin olduktan sonra bir Shell’de durup mazut alıyorum. Yoldaki benzinliklerde Avusturya otoyol vignetleri de satılıyor. En kısa sürelisi 10 gün geçerli ve 10 €’ya mal oluyor.

Derin efendi düzeldi ama şimdi de Tülay’ın giderek artan bir ağrısı var. Omzu tutulmuş ve bir kası ciddi anlamda canını yakıyor. Tülay arkaya geçip Derin’i öne postalıyor. Polis çevirse ve birini arkada yatarken görse problem olabilir ama ortalıkta polis yok. Kesin geç kalacağız. Yolu daha çabuk geçmek için gaza yükleniyorum ve 130 km. civarında bir ortalama ile Viyana’ya varıyoruz. Richard Çekoslovak Brno şehrini gösteren tabelaları takip etmemizi söylemişti ve ben de öyle yapıp, kendimi bir Media Markt’n önünde buluveriyorum.

Bugün günlerden ne ki? Robert’le telefonla konuşuyoruz ve bana Prag yolunu takip etmemi söylüyor. Otoyol hemen arkamda, o da bana otoyola dönmemi ve Prag tabelalarını takip etmemi söylüyor ama kendimi Nobel seviyesinde bir matematik problemini çözmeye çalışan bir ilkokul öğrencisi gibi hissediyorum. Bir geri döneyim de… gerisi kolay gibi. Etrafta benimkinden başka göbek yok ve geriye nasıl döneceğime dair en ufak bir fikre de sahip değilim. Neyse ki Türk genlerim devreye giriyor ve dönülmez tabelası olan bir yerden yardırıyorum. Vay be!

Yeniden otoyola çıkınca kolayca gideceğimiz yeri buluyoruz, Robert de arabayla gelip bizi alıyor. Saat 21:00 olmuş biz kaybolurken. Bu kadar insan aç kaldılar demek… Tüh… Mangal üzerindeki etleri görünce aklımdaki tüm çekinceler ortadan kayboluyor ve kendimi elimdeki buz gibi biranın şefkatli dokunuşuna terk ediyorum. Biz bahçede çadırda kalacağız diye düşünüyorduk ama Irene bizim için oda hazırlamış. O kadar iyi ve kibar insanlar ki kendimizi evimizde hissediyoruz. Herbert’in kendi yaptığı, su akan tuvalet de büyük konfor doğrusu.

Gece ilerliyor, Robert sabah şehir dışına gideceği için bizi Herbert ve Irene ile birlikte bırakıp ayrılıyor, biz de yataklarımıza çekiliyoruz. Tülay’ın kolu ağrımaya devam ediyor ve ben de masaj yapıyorum. Acaba yarın bir doktor mu bulsak?

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz