[Gün 3] Viyana

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Pek de erken olmayan bir saatte, saat 09:30 gibi kalkıyor ve karşımızda süper bir kahvaltı buluyoruz. Benim enişte Apfelstrudel’i güzel yapar, ama Irene’ninkinin yanında esamesi okunmuyor. Daha önce de belirtiğim gibi, Irene ve Herbert son derece düşünceli, kibar insanlar ve Ankara’da bizi ziyaret ettiklerinde gördüklerini unutmamış, kahvaltı için kendilerinin tercih etmedikleri salam, yumurta gibi şeyler de hazırlamışlar.

Bu yolculuğa çıkmış olduğumuz için öyle mutluyuz ki, anlatamam. Kahvaltının ardından Irene ve Herbert’e Tülay’ın omzundaki sertleşmeden ve çektiği acıdan bahsedip, bir doktor bulmanın mümkün olup olmayacağını soruyoruz çünkü İtalya’da doktora gitmek zorunda kalırsak her şey çok daha zor olacak. Irene bizi kendi mahallelerindeki doktora götürmeye karar veriyor ve hep birlikte arabalarına doluşup evden ayrılıyoruz. Doktora giderken evin hemen yakınındaki Koneuburg’u da görüyoruz.

Dün akşam gelirken de görmüştük ama şimdi direksiyonda Herbert olduğu için etrafı daha rahat inceleyebiliyor ve gördüklerimden çok etkileniyorum. Etrafta bir ya da iki katlı evler var ve gerçekten de insanın yaşamak isteyeceği bir yer. İnsanlar bir şeyler almak için evden çıktıklarında bisikletlerine biniyor, çevrede yürüyüş yapıyorlar. Arabalar ısrarla insanların üzerine sürülmüyor. Kırmızı ışık yeşile döndüğünde arkanızdan korna çalan yok, hatta korna çalan herhangi biri yok. Şaşırtıcı!

Keşke doktorumuzu siz de görebilseniz; aslında pek gerek yok… herhangi bir filimde gördüğünüz Avusturya’lı Jdoktor tiplemesini aklınıza getirmeniz yeterli! Aynı adam karşımızda.  anlaşmak biraz güç olsa da, biraz İngilizce, biraz Almanca, biraz da el kol kullanarak derdimizi anlatıyoruz. Tülay’a iğne yapıldığında, herkesin yüzünde bir şeyleri zor da olsa başarabilmiş olmanın huzuru var. Doktor bir de ilaç yazıyor ve 15 € ödeyip, hemen yakındaki eczaneye yollanıyoruz.

Tülay’ın acısı da bir parça azaldı ve herkesin yüzü gülüyor. Viyana’ya doğru giderken Herbert’e otoyol kenarında gördüğüm, bazen yola doğru eğimli, bazen de düz yükselen duvar ve camların ne işe yaradığını soruyorum. Ben etrafı temiz tutmak için olduklarını düşünmüştüm ancak çevreden yaşayanların gürültüden rahatsız olmamalarını sağlamak içinmişler. Otoyol kenarında golf oynayanlar var. Her taraf yemyeşil… aslında Sırbistan’dan bu yana her taraf yemyeşil ve baktığımız her yönde bir orman görüyor gibiyiz. Şehrin merkezine geldiğimizde, Herbert bize bir tur attırıyor.

Şehri merkezi ya da eski şehrin bulunduğu bölge bir halka şeklinde geniş bir yolla çevrelenmiş. Aynı yol üzerinde tramvay da işliyor. Bir yere arabamızı bırakıyoruz. Park edilen yerler paralı, değnekçi yok, park biletleri sigara satan Tobacco Shop’lardan alınıyor ve bu dükkanları kapıları üzerindeki ‘T’ tabelaları sayesinde bulabiliyorsunuz. Arabayı park ettiğimiz andan itibaren kendimizi bir açık hava müzesi içerisinde buluyoruz sanki. Sıradan binalarda bile çatılarda, pencere önlerinde ilgimizi çeken bir şeyler var. Kapıların sağ ve sol yanlarında, pencerelerde, ya da çatılarda heykeller görüyor ve çok da iyi çıkmayacaklarını bile bile fotoğraflarını çekip duruyorum. Daha iyi bir makineyle gelmeliymişim! Sağlam bir zoom objektif için krallığımın yarısını verebilirim. Arabayı park ettiğimiz yerden bir zamanlar Tuna nehri akıyormuş. Sonra şehir büyüyünce nehrin yatağını değiştirilmiş ve nehrin aktığı yere işaret konulmuş. Şehrin merkezindeyiz, yolda bir sürü araba vardı ama Floransa ya da Roma’da karşılaşacağımız türden bir kalabalık yok burada.

En kalabalık yerden bir sokak uzaklaşınca, kendinizi tek başınıza buluveriyorsunuz. Eğer uygun bir araçla orta Avrupa’da gezinmeyi planlıyorsanız, mutlaka bisiklet alın yanınıza. Bu şehir bisiklet kullanmak için ideal: her tarafta bisiklet yolları, bisikletler için trafik ışıkları var. işin ilginci, bisikletler de bu ışıklara riayet ediyorlar. Bisikletle şehri gezmek istiyorsanız ve yanınızda bisikletini yoksa kiralamayı da düşünebilirsiniz. Şehrin ana noktalarında, aynı şirkete ait bir sürü bisikletin kilitli durduğu sıralar görüyoruz. Şirketten bisiklet kiraladığınızda, bu noktalardan bisikletinizi alıyor, istediğiniz bir sonraki durağa bağlıyor, gezeceğiniz yeri gezip yeni bir bisiklet alıyorsunuz. Süper bir fikir! Yurdum neden daha düz değil ki!

Aynı sistemle çalışan, ‘Hop On Hop Off’ otobüsler de var Avrupa şehirlerinde. Biletinizi otobüsten alıyorsunuz, yetişkinler için 15-20 €’luk bir fiyatı var, biletinizin uzunluğuna göre gün ya da hafta boyunca, şehrin en önemli noktaları etrafında belli bir rota üzerinde dönüp duran otobüslere istediğiniz durakta binip, istediğiniz durakta iniyorsunuz. Vinaya ve sonradan gördüğüm Avrupa şehirlerinde beni en çok şaşırtan şey bu oluyor: şehrin en merkezi caddelerinde trafik sıkışıklığı diye bir şey yok! İstanbul’da ‘Hop on hop off’ otobüs olduğunu düşünebiliyor musunuz? Bir duraktan biniyorsunuz ve diğer durağa varmanız 1,5 saat sürüyor mesela! ‘I hopped on, but couldn’t hop off’ otobüslerine hoş geldiniz!

Etrafımız büyüleyici binalarla dolu. Ne tarafa bakacağımızı şaşırıyoruz. İlk durağımız Viyana’nın en büyük katedrali olan Stephansdom oluyor. Öyle koca bir yapı ki insan sinir oluyor. Tek kareye sığdırmak imkansız. İçeriye giriyoruz, devam eden bir ayin var. Irene kilisenin o an çalınan orgunu işaret ediyor; gerçekten de büyük bir org ama ses ondan geliyormuş gibi değil. Ayin olduğu için belli bir noktadan daha ileriye gidemiyoruz. Dışarı çıktığımızda, Irene İkinci Dünya Savaşı’nda katedrale düşen bombalardan ve kırılan camlardan bahsediyor. Onu dinlerken, ses tonundan sahip olduğu şehir bilincini hissedebiliyorum. Katedral ile gurur duyuyor ve daha fazla zarar görmemiş olmasından dolayı mutlu. Haksız da değil. Katedralin ardından Kaiser’in sarayına doğru gidiyoruz.

Sarayın girişinde, tepeden tırnağa makyajlı, sevimli bir Mozart var ve bir kutunun üzerinde durmuş isteyenlerle fotoğraf çektiriyor. Bu sıcakta, o makyajla… zor iş. Biz de bu görsellikten nasibimizi alıyor ve saraya doğru gidiyoruz. Viyana son üç dört haftadır son derece soğukmuş ve bu yüzden de Türkiye’den ayrılırken yanımıza sweat shirtler almıştık.

Ama hava öyle sıcak ki, yürümekten yavaş yavaş bunalmaya başlayan ve binalara bizim kadar ilgi göstermeyen Derin söylenmeye ve kendini bulabildiği her gölgeye atmaya başlıyor.

Kaiser’in sarayına ve İkinci Dünya Savaşı’nda Viyana’ya giren Hitler’in halkı selamladığı balkona bakıyoruz. Çıkıp ben de bir iki söz etsem mi diye düşünüyorum, ama sonra yanlış anlayabilirler diye vaz geçiyorum. Dünya üzerinde iki ayağı üzerinde duran tek at heykelini görüyoruz. Ankara’ya döndüğümüzde annem Samsun’dakinin de iki ayağı üzerinde durduğunu söyledi ama at kuyruğundan kaideye temas ediyor muydu hatırlayamadı. Bilen varsa, yorumlara eklesin lütfen. Yolun devamında birbirine bakan iki bina var ve iki bina da birbirinin tıpatıp aynısı. Biri Doğa, diğeri ise Sanat Müzesi. Artık iyice yorulduk ve saat de epey ilerledi. Herbert arabanın park saatini güncellemek için arabanın yanına gitmişti, biz de tekrar şehre doğru dönüyoruz.

Demel isimli bir kafenin yanından geçiyoruz ve masalarını çevreleyen camların üzerinde kuruluş tarihi var: 1785! Irene bizi Viyana’nın eski ve ünlü kafelerinden birine götürüyor. Bir taraftan giriyoruz ve pasaj gibi bir yerin içerisindeyiz. Oldukça güzel bir yer ve arka tarafında yer alan masaların bulunduğu alan son derece etkileyici.

Ben kendimi fotoğraf çekmeye kaptırdığım için Irene’nin anlattıklarını kaçırıyorum. Tülay ve ben tatlı istiyoruz. Mmm… son derece leziz. Arabayla şehrin etrafında dönerken parlamento binası çok hoşuma gitmişti. Yemek işini hallettikten sonra o tarafa yöneliyoruz. Çok güzel bir gül bahçesi var. Folksgarten. Dünyanın türlü yerlerinden gelen çeşit çeşit gül. Ben çok sevmem gülleri, ama nasıl güzel kokuyorlar anlatamam.

İşte geldik. Parlamento binasının önündeyiz ve hop, pilim bitiyor. Daha doğrusu makinenin pilleri bitiyor. Ama bu kadar da olmaz ki! oluyor işte, olmaz olmaz demeyin, yanınızdan yedek pillerinizi eksik etmeyin… özellikle de benim gibi 500-600 kare fotoğraf çekebilecek gibi hissediyorsanız kendinizi. Yaşadığım hayal kırıklığı içerisinde geri dönüş yoluna koyuluyoruz ama Herbert bana makinesini ödünç verme nezaketini gösteriyor.

İyi ki gelmiş, bu insanları daha yakından tanıma fırsatını bulmuşuz. Derin artık pes etmek üzere. Tatlı alırız falan diyerek son enerjisini de kullanmasına yardımcı oluyor, arabaya doğru gidiyoruz. Tülay’la birlikte yolda bir markete girip Derin’in son gücünü de kullanmasını sağlayacak bir şeyler alıyoruz. İşte geldik. Arabadayız. Dönüş yolu başlıyor ve aynı hayranlık içerisinde etrafı seyrediyoruz ama çok yorulduk. Eve gelince hafif bir şeyler yemeye karar veriyoruz ve hep birlikte son derece güzel bir masa hazırlıyoruz. Buraya gelirken Irene ve Herbert çok fazla İngilizce bilmedikleri için zorlanacağımızı düşünmüş, tercümanlık yapabilecek herhangi birinin yokluğunda iletişim güçlüğü yaşamaktan korkmuştuk. Ama insan mecbur kalınca bir yolunu buluyor. Derin Herbert’in bilgisayarı başında olduğu için artık vızıldanmıyor, bizler de bahçede, son derece keyifli bir sohbetin içerisinde buluyoruz kendimizi.

Hatta sohbet ve gece öylesine güzel ki, Tülay doktorun kendisine verdiği ilacı almaktan vazgeçiyor ve leziz Avusturya şarabının tadını çıkartıyor. Geç oldu. Yarın evimizin hemen yakınındaki şatoyu ziyaret edeceğiz ve Robert’in kız arkadaşı bizi gezdirecek. Sanırım yatma zamanı… Ne gündü ama!

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz