[Gün 4] Viyana

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Bugün Viyana’da ikinci günümüz. Sabah kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra kaldığımız evin hemen yakınındaki kale/şatoyu gezeceğiz. Robert’in kız arkadaşı Kathe zaten part time olarak burada çalışıyormuş ve bize özel bir tur yaptıracak. Erken bir saatte yürüyerek şatoya gidiyoruz ve görevliler bize kapıyı açıyorlar. İçeride sadece biz varız. Aslında yapı çok eski bir yapı değil, ama burada daha önce bir kale varmış. Arazinin sahibi kişi burayı yenilemek istemiş ama elinde eski kalenin planları yokmuş. Bulabildiklerini değerlendirip, eski yapıya benzer bir şey inşa etmiş, sonra da Avrupa’nın türlü yerlerinden topladığı bir sürü eski eşyayı buraya doldurup, şatoyu bir müze haline getirmiş. Son derece etkileyici bir bina olması yetmezmiş gibi, her yer belki de yüzlerce yıllık eşyalarla dolu. Silahlar, mutfak eşyaları, eski, el yazması kitaplar.

Kendime iş buldum. Şatoda Türkiye’den gelen bir parça da var. Kathe, üzerine dönemin kıyafetlerini giyip, kalenin hanımı gibi turistleri dolaştırıyor ve onlardan bahşiş alıyormuş. Önümüzdeki yıl ben de kalenin Türkiye’den gelen parça ile birlikte gelmiş, bahşiş vermeyen turistleri taciz eden hayaleti olacağım. Kathe bu işe çok sevindi. O insanlara hayaletin öyküsünü anlatacak, ben de çıkışa yakın bir yerde onları korkutup paralarını alacağım. Süper bir kariyer değil mi?

Koneuburg yakınlarındaki kamping markete uğrayıp, ağzımızın suları aka aka etrafı dolaşıyoruz. Hatta kendime hakim olamayıp arka taraftaki atölyeye giriyor ve kısa sürede dışarı atılıyorum. Market oldukça etkileyici ve kamp ve kampçılıkla ilgili her türlü malzemeyi barındırıyor. Ama biraz pahalı. Daha sonraları hep göreceğimiz gibi, Avrupa kampinglerindeki elektrik panoları bizim kullandığımız elektrik fişlerinden farklı bir fiş türü gerektiriyor. Neyse ki yola çıkmadan önce bununla ilgili bir şeyler okumuştum. Ankara’dan ayrılmadan önce bu fiş türünü bizim kullandığımıza dönüştüren bir aparat bulmayı ya da yapmayı da denemiş ancak malzeme bulamadığım için başarılı olamamıştım. Kamping markette tam aradığım şeyi hazır olarak bulunca hemen atladım ve 9,90€ karşılığında satın aldım. Eğer Avrupa’da kampinglerde kalarak tatil yapmak gibi bir planınız varsa, bu adaptörü bir şekilde bulmaya çalışın yoksa elektriksiz kalabilirsiniz.

Bugünkü rotamızda Kaiser’in yazlık sarayı olan Schönbrunn var. Adam yaşamış… sarayda oturup penceresinden baktığında güzel bir şeyler görmesi için muhteşem bir bahçe ve sevgilisi ile kahvaltı etmesi için de karşı tepenin üzerine başka bir yapı inşa etmişler. Hava inanılmaz sıcak ve sıcaktan dolayı bitmiş durumdayız. Ama bu bizim gezmemize engel olabilir mi? Hayır! (Belki Derin’in gezmesine biraz engel olabilirdi, ama neyse ki yanında biz varız da onu türlü numaralarla yürümeye zorluyoruz.)

Dehşet bir güneş altında, bunaltıcı bir havada Kaiser’in sarayını görüp, arka taraftaki bahçelere doğru yöneliyoruz. Bir tür rüya aleminde gibiyiz, sanki sadece güneş gerçek!

Bahçenin yanından bir süre yürüdükten ve Irene’den türlü konularda bilgiler aldıktan sonra Viyana’nın hayvanat bahçesi Tiergarten’e doğru yöneliyoruz. Bu Avrupa tuzlu bir yer; 6-18 yaş arası 5, yetişkinler ise 12€.

Hayvanat bahçesinde bir sürü turist var. Bu insanlar neden kendi ülkelerinde oturmazla anlamak mümkün değil. Tiergarten’i dolduran müthiş kalabalığa rağmen buranın temizliği bizi şaşırtıyor. Hayvanların bulunduğu bölmelerde tabiî ki hayvan pislikleri görüyoruz, ama ilginç olan bu hayvanat bahçesinin kokmuyor oluşu.

İlk olarak yağmur ormanı salonuna giriyoruz. Koca bir bina, iki katlı. İçeride tam bir yağmur ormanı ekosistemi yaratılmış. İçerideki hayvanlar, bitkiler, hava, nem, ısı… gerçek bir yağmur ormanındayız. Çok bunaltıcı, nemi bir havası var ve dışarı çıkmaz bizleri sevindiriyor. Kapının önünde çocuklar için bir su oyun alanı var. Bir sürü farklı su oyuncağı. Suyun akışını düzenliyor, bir şeyleri çeviri su pompalıyor, ve bunun gibi şeylerle heves içinde uğraşıyorlar. Schönbrunn’ün aksine, burası tamamen gölge ve Derin kendini oyuncakların cazibesine kaptırırken biz de biraz soluklanıyoruz.

Oldukça güzel görünen bir sayfiye kasabası havası hakim şehre. İnsanlar akşam yemeklerini yemiş, yürüyüşe çıkmışlar ya da bisikletleri ile dolaşıyorlar. Çok beğeniyoruz ve biz etrafımıza bakınır ve ara sıra durup fotoğraf çekerken hava tamamen kararıyor. Şehirden dışarı nasıl çıkacağımızı keşfetmemiz epey bir zaman alıyor ama biz bu gece sınırı geçmeye kararlıyız. Eğer aynı yolu izleyecekseniz ve Novi Sad’a girmek istemiyorsanız, sağ tarafa dönüp köprünün üzerine çıkmayın. Biz de öyle yapmış olsak ve Novi Sad’a dönmesek iki saat kadar kaybetmemiş olacaktık. Ama dert değil, güzel bir Sırbistan kasabası görmüş olduk… zaten bunun için çıkmamış mıydık yola?

Bir önceki yazımda bahsettiğim ve Irene’de dikkatimi çeken şehir bilincine tekrar şahit oluyorum. Burada doğan kutup ayısı ve panda yavrularından gururla bahsediyor. Hayvanat bahçesini daha önceleri devlet işletiyormuş ve koşullar iyi değilmiş (Muhtemelen şu anda Ankara hayvanat bahçesinin sahip olduğu koşullardan daha iyidir). Sonraları burayı özel bir kuruluşa vermişler ve hayvanların yaşam koşulları çok büyük oranda düzelmiş.

Dolaşmaya devam ediyoruz. Penguenler çok güzel, sevimli ve komik hayvanlar. Akvaryumdaki ve kenardaki taşların üzerindeki penguenleri seyredebileceğimiz salonda klima var ve bu sevimli hayvanları izlerken serin havanın tadını çıkartıyoruz.

Asıl hedefimiz panda, tabiî ki. Dolaşa dolaşa pandanın yanına doğru gidiyoruz. Etraftaki hayvanların tümü son derece mutlu görünüyorlar. Ayı balıklarının ve yunusların gösterisi var, ancak çok kalabalık olduğu için biz uzaktan bakmak ve havaya sıçradıklarında ‘Oooo’ demekle yetiniyoruz. İşte panda orada: gerçekten de sevimli, tembel ve şişko bir hayvan. Biz izlerken tıkınıp duruyor. Hemen yakındaki Koala binasına geçiyoruz. İnsanları içeriyi doldumuşlar ve hevesle bekliyorlar. Bir süre sonra neyi beklediklerini fark ediyorum: kafeslerin üzerinde hayvanlara hangi saatte yemek verileceği yazıyor. O saati beklerseniz hayvanları daha canlı ve hayvanat bahçesi personeli ile iletişim halindeyken görebiliyorsunuz. Biz yavru Koala’yı görüyoruz, bakıcısının kucağına tırmanıyor… bu daha bebek.

Hayvanat bahçesinin hediyelik eşya mağazasından Derin’e şapka alıp 9,90€ ödedikten sonra dondurma almak istiyoruz. Dondurma tezgahının başında hangi dondurmayı istediğimize karar vermek için çabalarken, tezgahı işleten çocuk Türk çıkıyor. Şudur budurdan sonra, bir dondurma parasına aldığımız iki dondurma ile ayrılıyoruz oradan.

Buradan ayrılmadan önce huzur içerisinde dallarda uyuyan, doğal ortamındaymışçasına ağır adımlarla, avlanma tavırları ile dolaşan hayvanlar görüyor, hayran kalıyoruz. Buradaki hayvanlar huzur içerisinde yaşıyor ve etraflarına da huzur yayıyorlar. Hepsi hallerinden son derece memnun gibiler, darısı başımıza.

Herbert ve Irene, planlarını yaparken Derin’i de düşünmemişler ve bizi Viyana’nın Gençlik Parkı’na götürüyorlar (:P) Prater büyük bir lunapark. Etrafta bir takım aletler var ki, bunlar bazı insanlara işkence etmek için rahatlıkla kullanılabilirler.

İki tanesi gerçekten de korkunç görünüyor. İnsanlar kendi etraflarında ve diğer olası yörüngeler etrafında dönüp dönüp duruyorlar. Kalp sağlığınızdan emin olmadan denememekte fayda var.

Bir tanesine binmek isteği ile yanıp tutuşuyorum ama içimdeki yangın kıymetli eşimin, “Hadi! Yörü yörü, seni gidi ihtiyar!” cümlesi ile sönüveriyor. “Kayınço! Nerelerdesin, sen de burada olsan biz bunlardan birine binerdik şerefsizim… “ diyerek bağrıma taş basıyorum.

Derin ata biniyor ve hoşlanmış görünüyor. Atlarla ilgilenen çocuk Fas’tan gelmiş ve Türk olduğumu öğrenince bana Abdullah Gül’ü sevip sevmediğimi soruyor. Şaşkın bir halde kıvırtmayı tercih ediyorum. 

Daha sonra dolaşıp, her beraber çarpışan arabalarda buluyoruz kendimizi. Sanırım herkes eğleniyor ve güzel bir gün daha geçirdik. Ama güneşti, sıcaktı, gürültüydü derken hepimiz yorulmuşuz belli ki… Eve döndüğümüzde %10 kapasiteye düşmüş durumdayız. Irene’ye yardım ediyoruz ve mükellef bir akşam yemeği hazırlanıyor. Yemeğin ardından başlıyoruz şarap eşliğinde sohbete. Dil bilmemek bazen işleri zorlaştırsa da herkes herkesin dediğini anlıyor ve sohbetten büyük keyif alıyoruz. Irene ve Herbert kalmamız için ısrar ediyorlar ama yolcu yolunda gerek.

Viyana’da geçirdiğimiz iki günü doyumsuz anıları ve yorgunluğumuz, uykuya dalarken en büyük yardımcımız. Yarından sonra ilk defa gerçek anlamda yalnız olacak ve bundan böyle kendi başımızın çaresine kendimiz bakmak zorunda kalacağız. Hadi hayırlısı.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz