[Gün 5] Viyana – Venedik

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Sabah erken bir saatte kalktık ve Irene’nin bizim için hazırladığı enfes kahvaltının tadını çıkarttık. Richard ve Filiz için bir şeyler göndermek istiyorlar ancak arabanın içini gördükten sonra Irene de hemen vazgeçiyor, çünkü içeri herhangi bir şey almamız mümkün değil. Richard’ın Leatherman’ı ve motor botlarını bir yerlere tıkıştırıp, yola çıkmak için son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Keşke biraz daha kalabilsek; bu ev bizim ikinci evimiz gibi olmuştu… öylesine rahat ettik ki. Umarım Irene ve Herbert de güzel zaman geçirmişlerdir ve tekrar gelmemizi dört gözle bekliyorlardır.

Arabayı yerleştirmeydi, kahvaltıydı derken, saat 12:30 gibi yola çıkıyoruz. Bugün önümüzde 610 km.lik bir rota var. Aslında ben Slovenya’dan ve Lubiyana’dan geçmeyi de istiyordum ama Irene televizyonda Slovenya’daki kısacık otoyola alınan fahiş fiyat ve insanların buna isyanları ile ilgili bir haber izlemiş ve biz de bu yüzden işleri karıştırmamaya, doğruca İtalya’ya geçmeye karar verdik.Tülay’ın kolu çok ağrıyor ve zaman zaman durup, sırtına masaj yapıyorum. İlginç bir şekilde oturmakta zorlanıyor. Yattığı zaman herhangi bir sorun yaşamadığı için genellikle Derin’le birlikte arka tarafta ve ben etrafı seyrede seyrede, kızımı yormamak ve mazuttan tasarruf yapmak için yavaş yavaş sürüyorum.

Saat 16:00 gibi, Alp Dağları’nın kıyısından, dağlık bir bölgeden geçiyoruz. Çevremiz ormanlar ve doyumsuz manzaralarla kaplı ve yağmur çiseliyor! Yola çıktığımızdan bu yana ilk kez kendi başımıza ve açık alanda yemek yemek için, dağların tepe noktasındaki bir park alanına çekiyoruz arabayı. Bir marketten aldığımız içecekler, salam, kaşar falan gibi şeyler, biraz da ekmeğimiz var. Park alanının son derece temiz müdüriyetine yaptığımız ziyaret şaşırmama neden oluyor. Müdüriyetin erkeklere ayrılmış kısmında çocuk bezi değiştirmek için ayrılmış bir köşe ve bu bölümün üzerinde de bebek üşümesin diye monte edilmiş koca bir ısıtıcı var. Duşlar falan son derece temiz.

Yemek sepetimizi enfes bir manzaraya bakan park alanındaki tahta masalara taşıyoruz. Sepeti açıp ekmeklerimizi peynirle zenginleştirme çabamızın başlamasıyla birlikte yağmur da başlıyor. Sanki Rize’de bir yerlerdeyiz; hava aynen Doğu Karadeniz havası.

Hemen arabaya koşturuyor ve yemek işini arabada hallettikten sonra yeniden yola koyuluyoruz. Saat 17:50’de İtalyan sınırına varıyoruz ama sınır falan yok… Yol biraz daralıyor, trafik yavaşlıyor ama hepsi bu. İtalya’ya girince hemen otoyoldan devam ediyor ve hiç oyalanmadan Venezia istikametine doğru ilerliyorum. Tülay yine arkada. Dağları geride bırakıp, deniz seviyesine indiğimizde, Lago di Cavazzo’nun muhteşem göl manzarası bizi bekliyor. Bir daha buralara gelirsem, bu gölün yanında bir yerlerde kalmaya ahdım olsun.

Bu İtalyan otoyolları oldukça pahalı. Olabildiğince kaçınmakta fayda var. Ama bu da bir yere kadar mümkün çünkü bazı şehirler arasında otoyoldan başka yol yok. Seve seve otoyola giriyor ve Türkiye’dekinin üç dört katı fiyatlarla otoyol kullanıyorsunuz. Otoyol da bizim anladığımızdan farklı olabiliyor. Örneğin, mesela Ankara-Sivrihisar arasındaki çift şeritli, bölünmüş yolu alın, yol boyunca devam eden bariyerler ekleyin, işte size İtalyan otoyolu. Ama haklarını yemeyeyim, Ankara-Gerede arasındaki rampalar benzer rampalarla da karşılaşmadım. Her tarafta mısır ekili ve bizim cücük gibi kalan mısırların aksine, bol bol su alan bu mısırlar ağaç gibi olmuşlar.

Venedik’e vardığımızda saat 20:00. Herkes yorulmuş, Tülay’ın sırtı çok fena ağrıyor, Derin fazlasıyla heyecanlı. Camping Fusina’da kalmayı planlamıştık ve şehre yaklaşır yaklaşmaz tabelasını görüyoruz. Neredeyse her kavşakta Fusina tabelaları var ve takip etmek sorun olmuyor. Yola çıkmadan önce Fusina’nın sanayi bölgesinin ortasında yer aldığını okumuş olmama rağmen, Fusina işaretini görmeyince sanayi bölgesini gösteren tabeladan dönmüyorum ve bir daha Fusina tabelası ile karşılaşmıyoruz. Ahan da! Kaldık mı ortada şimdi… Yok canım, neden ortada kalalım ki diye düşünüp Venedik’e doğru devam ediyorum ve kendimizi Venedik’i karaya bağlayan yolda ilerlerken görüyoruz. Yolun ilerisinde görünen eski binalar ve Venedik’e gelebilmiş olma düşüncesi beni heyecanlandırsa da zaman sevinç çığlıkları atma zamanı değil… akşam oldu, hepimiz yorgunuz ve arabada gergin bir hava var. Venedik’in içinde kamping bulamayacağımızı bildiğimiz için otobüslerin son durağından U dönüşü yapıyor ve tekrar anakaraya doğru ilerlemeye başlıyoruz. Bir benzin istasyonuna sorarım diyorum ama buradaki benzin istasyonlarında bir saatten sonra in cin top oynuyor. İleride gördüğüm bir Pizzeria’nın önünde durup kamping soruyorum, adam çok güler yüzlü ve bana yardım edip ilerideki kavşaktan sağa (tahminen) dönersem bir kamping göreceğimi söylüyor.

Adamın verdiği tarif uyarınca ilerleyip ilk kavşaktan sağa dönüyorum, Camping Venezia 400 m kadar ileride, sağ tarafta. Başka yer bakmaya halimiz olmadığı için hemen dalıyoruz. Beklemediğim kadar uygun bir fiyatla karşılaşıyorum: Arabayı park edebileceğimiz, içine çadırımızı da kurabileceğimiz bir ‘pitch’, elektrik falan da dahil olmak üzere 33€ tutuyor. Bir pasaportu bırakıp, gerekli tarifleri, bir Venedik harita fotokopisini de alıp arabaya dönüyorum.

Park edecek bir yer ararken resmen ağzımızın suyu akıyor. Her taraf türlü türlü karavan, otomobil üzeri çadır, motosikletle dolu. Hava kararmaya başlamış durumda ve fazla dolanmadan, aklımıza yatan bir yere çekiyoruz arabayı. Verdiğimiz para için fena bir yer değil diye düşünüyorum ben. Duşlara, tuvaletlere bakıyoruz ve benim için bir problem yok. Ama Tül çok beğenmiyor. Bu saatte yapabileceğimiz başka bir şey olmadığı için çadırı kuruyorum. Eşyalar falan yerleşiyor, sivrisinek mi var ne?!

Uzun zamandır beklediğim fırsat nihayet elime geçti işte! Ocağı, kartuşu, çaydanlık ve demliği hazırlıyor ve kendime çay demliyorum. Kahretsin! İnce belli çay bardağını almayı unutmuşum ve çay beklediğim tadı vermekten fazlasıyla uzak.

Hava karardı ve ekibin erkek üyeleri acıkmış durumdalar. Tülay sırtı ağrıyor, masaj yapıyorum. İtalya’da olmanın verdiği heyecanla kampingin içindeki Pizzeria’yı denemeye can attığımız için eşyaları yerleştirme işi biter bitmez o tarafa yöneliyoruz. Ama mutfak kapanmış. Tülay o kadar da aç olmadığı için arabaya dönüp yatmaya karar veriyor, Derin ve ben, yiyecek bir şeyler bulmak için kampingden ayrılmaya karar veriyoruz. Açız! Geldiğimiz yola çıkıp, Venedik yönüne yürümeye başlıyoruz. 200 m. kadar ileride bir otel ve giriş katında da bir Pizzeria var. Hemen karşıya geçiyor, az buz İngilizce bilen garsona siparişlerimizi veriyor ve beklemeye koyuluyoruz. Az para harcamak gibi bir hedefimiz var ve bu doğrultuda 8€ olan Margarita sipariş ediyoruz. Allah’ım geldi işte! Kocaman bir şey, son derece ince bir hamuru var ve daha çok bizim pidelere benziyor. Pizzamızı afiyetle mideye indiriyor ve saat 23:50 gibi kampinge dönüyoruz. Derin kendini yatağa atıyor, ben de Avusturya’da arabanın dolabına attığım, soğumamış biralardan bir şişe çıkartıp, kendimce enerji depolamaya koyuluyorum.

Yarın Venedik’te olacağız ve bu şehirden dünya üzerinde sadece bir tane var!

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz