[Gün 6] Venedik

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Bugün Venedik’i gezeceğiz. Sabah saat 08:00’de uyanıyorum ve kendimi öyle dinç hissediyorum ki, anlatamam. Normalde vampirin tekiyimdir ve uykum gece 03’ten önce pek gelmez ve elimden geldiğince sabah 10:00’dan önce uyanmaktan yana olmam. Ama bu sabah, şaşırtıcı bir şekilde saat 08’de uyanıyorum ve kendimi şaşırtıcı bir şekilde zinde hissediyorum.

Malum kamp hayatı erken başlar ve bir önceki gün neler yaşadığınızı pek dikkate almaz. Sabah saat sekiz olmasına rağmen her yerde hareket var. Bugün yola çıkacaklar eşyalarını ve çadırlarını topluyorlar, kalacaklar sabah kahvaltısı telaşına kaptırmışlar kendilerini. Eh, biz Japon muyuz diyip, biz de o koşuşturmanın kollarına bırakıyoruz kendimizi.

Kahvaltının ve susuz tuvaletlere yapılan ilk ziyaretin ardından, saat 10 gibi Venedik yoluna düşüyoruz. Camping Venezia’da, Venedik’e giden otobüslerin biletleri satılıyor ve otobüsler kampingin hemen önünden geçiyorlar. Kelle başı 1,40 € ödeyerek otobüs biletlerini alıyor, kampingin önünden geçen yola doğru yürüyoruz.

Tam karşıya geçerken bir otobüs geliyor ama biz duraktan 150 m kadar gerideyiz. Türk genlerimin kontrolü ele almasıyla, “Kardeş, dur,” işareti yapıyorum ama adam da İtalyan genlerinin kontrolü altında ve durmuyor. Durağa kadar yürüyor ve beklemeye başlıyoruz. Ablam hava çok sıcak! Neden sonra otobüs geliyor ve cennete adım atıyoruz. Otobüste bir kilma çalışıyor ki, sanırsın ki Havaalanı-Venedik otobüsünde değil de, kuzey kutbundasın. Sahi, bizim belediye otobüslerinde neden klima yok ki. Buna değmiyor muyuz biz? Çok mu zor!

Venedik’e geldiğimizde elimizde uyduruk bir harita var ve ben bütün enerjimle kaybolmaktan yana tavır koyuyorum. Olmuyor, kaybolamıyoruz… biz de bir sorun mu var? Tülay kaybolmamaya direniyor. Ayakta dururken sürekli bir acı içerisinde ve ara sıra bir kenarda duruyoruz ve ben masaj yapıyorum. İlk yarım saat içerisinde dere tepe düz gittik, bir arpa boyu yol gittik tecrübesini yaşayıp, başladığımız yere dönünce, 2 € verip adam gibi bir harita alıyoruz.

Daracık sokaklar, son derece etkileyici yapılar, balkonlardan sarkan çiçekler ve zaman zaman rastladığınız, şarkılar söyleyen gondolcular, işte Venedik. Bir de turist kalabalıklarının oluşturduğu insan nehirleri. Haritada gösterilen rotaları ve sokak köşelerindeki binaların üzerindeki tabelaları takip ederseniz, işiniz iş. Zaten sokaklar dar, bir de onca insan tıkışınca korkunç bir şey oluyor. Ama kendinizi biraz özgür bırakır ve kaybolma riskini de göze alırsanız, ana rotanın iki yan sokağında kendinizi bir başınıza bulabiliyorsunuz.

Yol üzerinde hain Gelato’cuların kurduğu tuzağa yakalanıyoruz. Dondurma işte, niye herkes Gelato Gelato diye inleyip duruyor diyecek bir durum yok. Bu başka bir şey! Tamam, dondurma ama, bildiğiniz dondurma değil. Son derece doygun bir aroma ve buralarda pek görmediğimiz kadar çeşit var burada. Bir de Gelato’yu öyle bir sergiliyorlar ki, insan kendine hakim olamıyor. İtalya’da geçirdiğimiz ~10 gün içerisinde her gün mutlaka Gelatoladık kendimizi ve kelle başı 1,50 ile 5 € arasında değişen tutarları Gelato’ya yatırdık ve inanın bana, hiç pişman değiliz.

Tülay daha önce gelmiş Venedik’e. Aylardan Nisanmış ve sürekli yağmur yağıyormuş. Özetle, Tülay’ın daha önce gördüğü Venedik, aşıklar kenti Venedikmiş. Ama bu Venedik, aşıklar kenti olmaktan çok turistler kenti Venedik formatında. Bu kadar insan ne bulmuşlar da gelmişler buraya, anlamak mümkün değil. Gidin kardeşim evinize!

Bir süre dolandıktan sonra acıkıyor ve ucuz bir yer bulmaya çalışmaya koyuluyoruz. İtalya’da dolanırken, turistlerin akın ettikleri yerde ucuz bir şeyler yemeyi beklemeyin sakın. Eğer buna dikkat etmek ve belli bir bütçeye sadık kalmak istiyorsanız, arka sokaklara, esas cazibe merkezlerinden uzaklara bakınmalısınız. Biz de henüz yeni yeni fark etmekte olduğumuz ve semeresini tam olarak ancak Roma’da görebileceğimiz bu prensip doğrultusunda, ucuz bir şeyler arıyorduk. En sonunda aradığımızı bulduk ve restorana girdik. Tuhaf bir şey bu, girdiğimiz restorandaki bütün personel Uzakdoğulu ve biz Venedik’te Çinlilerin işlettiği bir restoranda Pizza yiyoruz. O kadar arandık, dikkat ettik ama yine de 25 € bayıldık. Avrupa’ya gidecek herkesin kulağına küpe olsun, herhangi bir yerde bir şeyler yemeden önce menüyü dikkatle inceleyin. Pizzaya 6€ veriyoruz diye sevinirken, bir şişe kolaya 4€ ödüyor olabilirsiniz.

Zaman zaman kalabalığa karışarak, zaman zaman daracık sokaklarda bir başımıza ilerleyerek, bir kez olsun kaybolmadan Piazza San Marco’ya ulaşıyoruz.

Görünüşe bakılırsa, bizimkiler bizden epey önce gelmişler buralara!

İnsanlar, güvercinler, sıcak… çok kalabalık ve fazla durmanın anlamı yok. Derin’i bir süre güvercinlerle eyleşmesi için serbest saat formatına terk ediyor ve etrafı izliyorum. Her ne kadar kendimi son derece güvende hissediyor olsam da, böyle kalabalık yerler ve hırsızlıklarla ilgili uyarılar aklıma geliyor ve fazla oyalanmadan yürümeye devam ediyoruz.

Saat epeyce ilerledi. Venedik’e gelip de gondola binmeden dönmek olmaz. Ehm… yani… insan bir gondol turunun fiyatının ne kadar olduğunu öğrenmeden önce böyle düşünebiliyor. Ama… yaklaşık 35-40 dakika süren bir gezintinin 100€ civarında tuttuğunu öğrenmek, insanın hayata bakışında ciddi değişikliklere, “Ama canım n buluyorlar bu gondolda, bildiğin kayık işte… Ben şarkı söylerim size,” yaklaşımının insanı ele geçirmesine neden olabiliyor.

Ama bunun da bir çözümü var: Venedik haritasını elinize aldığınızda, büyük kanalın iki yakasını birbirine bağlayan nokta nokta çizgiler göreceksiniz. Bu çizgiler, büyük kanalın iki yakası arasında çalışan gondol hatlarını gösteriyor. Bu hatların her biri, yıllardır bir aile tarafından işletilen hatlar ve gerçek bir gondol turunun tadını vermeyecek olsa da, bir gondol yolculuğunun nasıl bir şey olduğunu anlamanıza yardım edebilir. En önemli nokta ise, böyle bir yolculuğun sadece 0,50€ tutuyor oluşu.

Biz de bu rotalardan birini seçiyor ve büyük kanalın karşı yakasına geçiyoruz. Artık iyice yorulmuş ve yarı cana inmiş durumdayız. Haritaya göre karşıya geçtiğimiz yerin yakınında bir Vaporetto durağı var ve Derin’i yeniden geri dönüş yolunda harekete ikna etmenin yegane yolu bir Vaporetto yolculuğu söz vermek.

İskeleye yanaşıyor ve Vaporetto biletlerimizi alıp beklemeye koyuluyoruz. Vaporetto geliyor, yandan çarklı değil, bizi alıyor ve Piazza Roma’ya doğru ilerlemeye koyuluyor. Gerçekten de kalabalık ve sıkışık bir trafik var. Bizim belediye otobüslerinden birinde gibiyiz ama çevremizi saran manzara süper.

Bendenizin aptalca kararı sonucu Vaporetto’dan bir durak önce iniyoruz ama ben sanki doğru durakta inmişiz gibi davranıyorum ve yine tabana kuvvet formülüne başvuruyoruz.

Ama çok yorgunuz. Bir Vaporetto durağı kadar mesafeyi yürümek son enerjimizi de tüketti sanki. Otobüs duraklarına geliyoruz, uzuuuun bir bilet kuyruğu var. Kampingin verdiği tarifeye bakıyoruz, neyse ki bizim otobüsün kalkmasına 20 dakika kadar var. Derin ve Tülay’ı gölge, mermer bir zemine yerleştirip, ellerine 1,50 €’luk, yarım litrelik sulardan birer tane veriyorum. Biletleri aldım almasına da, bu kaosun içerisinde bizim otobüs nereden kalkıyor acaba? Vaporetto’dan yanlışlıkla bir durak önce inilmesine neden olmuşluğun verdiği ağırlıkla, durağı bulmak için koşturup durmaya koyuluyorum. Ter, sanki Fontana di Trevi’den akar gibi akıyor, bir yerlerimden. Bir süre debelenip durmanın ardından durağı buluyorum… Sezar boşuna mı demiş, “Geldim, gördüm, buldum,” diye? Nasıl bir rahatlama anlatamam. Durağı buldum, bileti aldım… üstelik otobüsün kalkmasına da 5 dakika var.

Otobüs geliyor, itişmeden biniyoruz. Bu klima olayı yok mu! Üç durak süren bir yolculuğun ardından, sıcağa çıkmaktan dolayı asık ve yorgunluk yüklü suratlarımızla kampingin yolunu tutuyoruz.

Akşam yemeğimizi yiyor, dinlemeye koyuluyoruz. Ben yine Tülay’ın sırtına masaj yapıyorum. Kampingde insanlık suçları işleniyor ve bazı densizler mangallarını yakıyorlar! El insaf! Yuh!

Tülay bana, ben Tülay’a bakıyorum ve her zaman olduğu gibi ortak bir sonuçta fikir birliğine bakıyoruz: bu Venedik için bir gün yeter. Yarın yine yollarda olacağız.

Tülay ve Derin kendilerini uykunun şefkatli kollarına bırakırlarken, ben bilgisayarın başına geçiyor, bir bira açıyor ve fotoğraflarımı bilgisayara aktarıyorum. Amanın… Saat iki olmuş bile… artık yatma zamanı, çünkü yarın Lago di Garda’ya, yani Garda Gölü’ne gideceğiz.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz