[Gün 7] Venedik – Lago di Garda

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Sabah kalkıp her zamanki gibi kahvaltımızı yaptıktan sonra arabayı toparladık ve saat 10:40 gibi kampingden ayrıldık. Bugün Garda gölüne gidiyoruz. Garda gölü İtalya’nın en büyük gölü ve çevresini dolduran bir sürü kamping ve konaklama yeri ile, özellikle de Hollanda’dan gelenlerin çok sevdiği bir sayfiye yeri.

Yola çıkmadan önce İtalya’da benzin istasyonlarını öğlenden sonra kapalı oluşu ile ilgili bir sürü şey okumuştum. Açık benzin istasyonları ya da kimsenin çalışmadığı, insanların parasını makinelere ödeyip kendi benzinlerini kendilerinin doldurduğu istasyonlar görüyorum etrafta, ama arayıp bulmak zor olabilir diyerek ben de depoyu mümkün olduğunca dolu tutmaya karar veriyorum. Aslında tuhaf bir şey bu, adamlar benzin istasyonlarını, Milano gibi alışverişin yoğun olduğu yerlerdeki dükkânlarını kapatıp, tatile gidiyorlar. Bizde mümkün mü! Canını sevdiğim vatanım, her yer her zaman açıktır, en azından bir süre arandıktan sonra mutlaka bir şeyler bulursunuz. Lafı uzatmayayım, Venedik’ten çıkar çıkmaz sağ tarafta bir benzin istasyonu görünce benzinliğe giriyorum. Arabayı pompanın önüne çektikten sonra ve bir süre kimse gelip bizimle ilgilenmeyince, benzini bizzat bendenizin dolduracağını 5 dakika gibi kısa bir zaman zarfında anlıyorum. Tamam, neden olmasın! Ne de olsa Bulgaristan’dan çıkarken bir kez doldurmuştum. Depo dolunca pompanın otomatik atmaya nasıl ayarlandığı konusunda ise en ufak bir fikrim dahi olmadığı için, makineye kaç paralık mazut istediğimi girmenin daha akıllıca olacağına karar veriyor, depodaki mazuta bakıyor, yaklaşık 40 litre alabileceğimi kestiriyorum. Makineye tutarı giriyor, pompayı alıp depoya sokuyorum. Mazut depoya akmaya başladığında, yeni bir şeyi başarmış olmanın gururu var bendenizde. İstediğim kadar mazutu herhangi bir sorun yaşamadan depoya dolduruyor, kapağı kapatıyorum. Birkaç dakika içerisinde aniden bir on yıl kadar yaşlanacağımız bilsem, böyle rahat, huzur içinde olur muyum? Bu sırada bizim Derin arabadan iniyor ve pompalara bakıp o öldürücü cümlesini telaffuz ediyor: “Baba, sen arabaya gaz doldurmuşsun!” Tülay’ın daha sonra söylediğine bakılırsa rengim bembeyaz olmuş; sanırım vücut normal hızının kat be kat üzerinde ani bir yaşlanma sürecine girdiğinde, damarlarınızdaki kan yeniden dağıtılmak üzere bir P1010001merkeze toparlanıyor ve insanda renk falan kalmıyor. İlk andaki rahatlığımla, “Oğlum, olur mu öyle şey, mazut koydum,” diyor ve pompalara bakıyorum. Aman Tanrım! Herif doğru söylüyor… Üç tane akaryakıt tabancası ve üç de etiket var ve benim kullandığım tabancaya denk gelen etikette gasolina yazıyor. “Oh mein Got!” insan kendini ancak bu kadar berbat hissedebilir. Cumartesi günü, Venedik’te, kızımın deposunu mazut yerine gaz ile doldurmuşum. Acaba beni affedebilecek mi? Hemen market kısmına gidiyorum. Aklımdaki fikir bir hortum bulup, depodaki gazı dışarı çekmek. Araba çalışmadığı ve gaz motora gitmediği için her şeye rağmen bir şansım olabilir diye düşünüyorum. Kasiyer kızın bir parça İngilizce biliyor oluşu büyük avantaj. Şöyleydi böyleydi derken, gasolina’nın bizim bildiğimiz mazut olduğunu öğreniyorum. Gerçi benim kız eurodizel seviyor… ama anlayışlıdır, sesini herhalde çıkartmaz diye düşünüp rahatlamış bir halde arabaya dönüyorum. Dönüyorum dönmesine ama bir on yıl gitti hayatımdan…

Bu arada üç hippimsi talebe (!) Tülay’ın başına tebelleş olmuş, bizi de Milano’ya atsanıza diye. Gençliğinde Türkiye’nin doğu bölgelerinin bir kısmını otostopla dolaşmış biri olarak bu fikre olumlu bakıyorum ama arabada herhangi bir şey için yer yok ki. Tülay’ın ifadesi ile ‘Fıstık gibi kız’ yarım saattir otostop yapıyor benzinliğin önünde, ama duran yok. Gözünü sevdiğimin vatanı, biz de olsa mümkün mü?

Tuhaf bir durum ama Venedik’ten Milano yönüne doğru karayolu ile ayrılıyorsanız otoyoldan gitmeye mecbursunuz. Yani ya otoyoldan gideceksiniz, ya da otoyoldan gideceksiniz. Benzinlikten krizi atlatmış olmanın verdiği huzur içerisinde otoyola giriyor ve hayrete düşüyoruz. Eğer Venedik’e karayolu ile ve arabayla gidecekseniz, kesinlikle hafta sonu olmamasına özen gösterin. Saat 11:00, Venedik yönüne doğru uzayıp giden araç kuyruğunun uzunluğu 30 km. ve şehir içi trafiği hızında ilerliyor. Otoyolda hız limiti 130 km ve toplam 75 km.lik otoyol için alınan tutar 4,10€. Resmen soygun bu!

Otoyola daha fazla para kaptırmak istemediğimiz ve İtalya’nın kırsal kesimlerini daha çok görmek istediğimiz için, Garda’ya otoyol olmaksızın gitme imkânı sunan ilk çıkıştan otoyolu terk ediyor ve pek adını duymadığımız Vicenza’ya sapıyoruz. Saat 12 oldu ve Vicenza’dayız. Tren garının hemen arkasındaki bir otoparka kızımı bırakıyor, yürüyerek şehir merkezine doğru ilerliyoruz.

Vicenza’da Venedik’te gördüğümüz turist kalabalığından eser yok ve çevredeki yegâne turistler bizleriz, yani son derece huzurlu bir yer. İlk dikkatimizi çeken, bu şehirdeki siyah tenlilerin çokluğu. Bir Mc Donald’s uğruyor, bir şeyler yiyoruz. Mc Donald’s’ın fiyatları, Türkiye’nin iki katı. Üç kişi, abartmadan birer menü yediğinizde, yaklaşık 30 YTL falan ödüyorsunuz. bu arada, ilginçtir ama bu arkadaşlar Cheeseburger menu diye bir şey bilmiyorlar. belki daha kolay bir yolu vardır ama ben cheeseburger almak istediğimde, bir cheeseburger, bir kola, bir de patates kızartması olarak sipariş ediyordum.

Ya Allah diyip şehri dolanmaya koyuluyoruz. Şehrin ana meydanında kimsecikler yok. Binalar, balkonlar etkileyici. Bizim aradığımız İtalya buna benzer bir şeyler işte. Etrafta bir süre dolandıktan sonra, Garda’da geçireceğimiz ilk akşam için marketten bir şeyler alıyoruz ve Tülay ve Derin marketin önünde beklerlerken ben arabayı otoparktan almaya gidiyorum. Otopark parasını ödeyeceğim ama görevli falan yok. Bir makine koymuşlar, çözene aşk olsun. Kredi kartı işareti ve ok var ama benim kartı kabul etmiyor. Kartı İtalya’da makineye kaptırmak hoş bir alternatif gibi gelmediğinden, İtalyan makinesi ile inatlaşmaya girmiyor ve çaresiz gözlerle etrafa bakınıyorum. Neyse ki yandaki makineden bir İtalyan yardımıma koşuyor ve biletimi ödeyip, arabamı otoparktan geri alabiliyorum. Direksiyona baston kilit takmış, perdeleri kapatmış ve olabildiğince, göz önünde bir şeyler bırakmamaya çalışmıştık. Kızıma zarar veren birileri olmamış ve sapasağlam, her zamanki gülen yüzüyle beni bekliyor.

Vicenza’dan yola çıkıyoruz ve bir on dakika gittikten sonra sağ tarafta bir camping market çıkıyor karşımıza. Hemen markete dönüyorum. Üç dört katlı bir bina, üst katlar falan hep karavanlarla dolu. Market kısmından ihtiyacımız olan bir lamba ve Tülay’ın işyerine yemek taşımak için ne zamandır aradığı bir termos çanta satın alıp, motokaravanların durduğu bölüme geçiyoruz. Karavancılığa ilgi duyanlar için tam bir cennet burası. Tarif etmek güç, insan nereye bakacağını şaşırıyor. Sekiz on tane Hymer yan yana… kafanızı ne tarafa çevirseniz ilginizi çeken bir şeyler var.

Bir şekilde kendimize hâkim olmayı başarıp marketten çıkıyor ve Verona’ya doğru yola koyuluyoruz. Peşpeşe birçok göbekten geçtiğimiz tuhaf yollardan geçiyor, doğru dürüst bir tempo tutturamıyoruz. Tabelalardaki mesafeler zaman zaman anlamsızca artıyor olunca, bir dairenin etrafında dönüp durduğumuzdan şüpheleniyorum ama çevremiz öylesine güzel ki, durumdan hiç de mutsuz değilim. Neden sonra yolumuzu buluyor ve Verona’ya varıyoruz.

Verona kuzeyin zenginliğini bariz bir şekilde yansıtan, sokaklarında dolaşan insanların İtalya’nın diğer yerlerindekilere oranla daha elit göründükleri, bizim çok sevdiğimiz bir şehir. Romeo ve Jüliet’in öyküsü bu şehirde geçiyor ve insanlar akın akın Juliet’in evi olduğu söylenen eve bakmaya koşuyorlar. Onlar kendilerini sözde Juliet’in kollarına atarken, Derin ve ben sokakta keman ve gitar çalan iki kişiyi izlemeyi tercih edip, sanatın zaten güzel olan bir şehre nasıl bir zenginlik kattığından bahsediyoruz.

Verona’nın kocaman bir arenası var ve insanlar akşamki konser için sıraya girmeye başlamışlar bile. Etrafta Ali Şen havasında, takım elbiseli, ben jet etim diye bağıran giysiler içinde, kolların son derece alımlı ve güzel kadınlarla dolaşan insanlar var. Kolezyumun hemen önündeki kafeleri, meydanları ve insanlarıyla, Verona bizim hoşlandığımız ve görülmesi gerektiğini düşündüğümüz bir şehir.

Merkeze son derece yakın bir yerde otopark da var ve saati 3€. Tülay’ın Verona hakkında aldığı notlar ise şöyle: “Verona çok şık ve güzel. Daha nezih. Ucuz mağaza var!”

Saat 19:30 sularında Verona’dan ayrılıyor ve 25 km uzaklıktaki Garda Gölü’ne doğru yola koyuluyoruz. Yoldaki benzinliklerin tümü kapalı. Garda gölüne ulaşınca, her zaman olduğu gibi ne tarafın ne taraf olduğunu anlayamıyor ve rastgele dolanmaya başlıyoruz.

Garda’daki kampingler bizim Venedik’te kaldığımız kampingden daha iyi gibiler. Derin bir süredir internetten ve arkadaşı Kyle’dan ayrı kaldığı için internet bağlantısı olan bir kamping bulmayı istiyoruz. İlk gittiğimiz kampingin interneti yok, ikincisi ise dolu. İlk başta gittiğimiz yönün kuzey yönü olduğunu öğreniyor ve kampinglerin yoğun bir şekilde bulunduğu güneye doğru dönüyoruz. Buradaki kampinglerin girişlerinde çalışan gençler var ve genellikle İngilizce biliyorlar. İçeri girmeden arabanızı bir yere park ediyor, içeride kendinize yer beğenip geri dönüyor ve resepsiyondan o yeri kendiniz için kayıt ettirdikten sonra arabanızı da içeri alıyorsunuz. Üç kampingden aldığımız fiyatlar, iki yetişkin ve bir çocuk için 50.50€, 35.20€ ve 46.20€. Son kampingde internet bağlantısı var ve biz de bu yüzden 46.20€ ödeyeceğimiz ve havuz da dahil olmak üzere türlü olanaklarından faydalanacağımız kampinge duhul oluyoruz.

Son iki üç gün bizi epeyce yordu. Daha önceki programımızda olmamasına karşın, havuz ve internetin de varlığını dikkate alarak sonraki geceyi de burada geçirip dinlenmeye karar veriyoruz. Biraz göl, biraz havuz, biraz da Vicenza’dan aldığımız, ucuz, indirim reyonlarındaki şaraptan. Sanırım şu an bunlar bizim için fazlasıyla yeterli olacak. İçimizde bir huzur, bir huzur, sormayın.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz