[Gün 9] Lago di Garda – Milano – Genova – Chiavari

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Bir günü kampingde herhangi bir şey yapmadan ve dinlenerek geçirdikten sonra yeniden yola düşmeye hazırız.

Sabah erken bir saatte uyanıyoruz; her zaman olduğu gibi kamp hayatı erken başlıyor. Sabah sekiz buçuk olmasına rağmen kamping ahalisinin neredeyse %75’i uyanmış ve herkes kahvaltı telaşı içerisinde bir şeylerle uğraşıyor. Biz de kendimizi yeni günün temposuna bırakıyor ve marketten aldığımız taze ekmekle hızlı bir kahvaltı yapıp, eşyaları toplayarak yol hazırlığımızı yapmaya koyuluyoruz.

Bugün Pazartesi. Gölün çevresinde büyük bir kalabalık var ve herkes yollara düşmüş. Ağır ağır ilerleyen ve zaman zaman da tıkanan trafiğin içerisinde, Milano yoluna yöneliyoruz. Gölün çevresinden ayrılmadan hemen önce gördüğümüz Gardaland ve Movieland iç sızlatıyor. Bir sonraki sefer mutlaka geliriz falan diye yalan söyleyerek yoğun trafiğe karışıyor ve Milano otoyoluna giriyoruz.

Çok sıcak! Bir dahaki yolculuğu kış aylarına planlamak lazım. Aslında, eğer tatil programınız uygunsa ve İtalya’yı gezmeyi planlıyorsanız, benim tavsiyem kış aylarını seçmeniz. Birçok açıdan daha iyi olacağına eminim; hele de benim gibi yağmuru seven biriyseniz.

Milano’ya varmamız saat on ikiyi buluyor. Bugün Tülay’ın durumu kötü; sürekli bir omuz ağrısı var ve yol üzerinde bir iki kere duruyoruz ve ben Tülay’ın omzuna, sırtına masaj yapıyorum. Öyle kötü ki, neredeyse bütün yolculuğu arkada yatarak geçirmek zorunda kalıyor.

Milano’ya girdiğimizde, her zamanki gibi şehrin neresinde olduğumuzu bilemiyoruz ve İngilizce bilenlerin az oluşu nedeniynen Tarzanca’mızı kullanarak şehir merkezine doğru yöneliyoruz. Aman şurasıydı, buradan dönsene kazma falan derken bir ışıktan sağa dönüyorum ve kendimizi Piazza del Duomo’da buluyoruz. Kardeşim, bunlar nasıl şehirler? Anlamak mümkün değil! İnsan trafiğe takılmadan, küfür yemeden, arkadan kornayla elinizi ayağınıza dolaştıran insanlar olmadan nasıl olur da kendini şehrin en merkezi yerinde ve tarihi bir yapının önünde buluverir. Saçma!

Duomo’yu bulduğumuza göre artık kızıma dinleneceği bir yer ayarlamalıyız. İtalya’da olduğumuz ve yola çıkmadan önce okuduğumuz türlü uyarılar nedeniyle güvenli bir otopark bulmak istiyoruz. Duomo’nun yanından biraz ayrılınca mavi bir tabeladaki P harfine doğru dönüyorum ve arka sokaklara giriyoruz.

İşte! Bir kapalı otopark. İçeri giriyor, Pakistan-Hindistan civarında bir yerlerden gibi görünen görevlinin gösterdiği yere arabayı park ediyoruz. Kapıyı kilitliyorum, fişimizi almak için bankoya girerken adam bana altı mıknatıslı, küçük sarı bir kap uzatıyor. Arabanın anahtarını bu kapa bırakacakmışım, onu da arabanın tavanına yapıştıracaklarmış! İtalya’da! Yok ya! İçinde 5 günlük laptopumuz duran arabanın anahtarını arabanın üstünde bırakacam! Tuhaf ama bırakıyorum. Bilgisayarı yatağın altına koyup, hırsız iştahı kabartabilecek her şeyi göz önünden kaldırıyor, tedirgin bir ruh hali içerisinde anahtarı bırakıyorum. Bütün dünya vatandaşları aynı duygularla geliyorlar İtalya’ya. Tam ben çıkacakken bir başka aile geliyor, Amerikalı falan olmalılar. Görevli anahtarlarını bırakmalarını söylüyor, ailenin reisi (!) çekingen tavırlarla karısına anahtarı bırakacaklarını işaret ediyor, kadın kendinden çok emin bir şekilde kafasını sallıyor ve ‘No Way!’ diyor. Arabalarının anahtarını küçük sarı kabın içine bırakıp, benden önce otoparktan çıkıyorlar. Benden önce çıkıyorlar, çünkü ben otopark görevlisi ile yalnız kalmak için oyalanıyorum. Otoparkın saati 5€! Hayatta vermem. Biz çok kalcaz falan diyip adamla saati 3€’dan anlaşıyoruz.

Milano’da, daha önce gördüğümüz orta Avrupa şehirlerinin havası hakim. Hoş bir şehir yani. Yalnız tuhaf bir şey var dikkatimizi çeken, Duomo gibi şehrin en turistik yerine 200 m. mesafedeki bazı dükkânlar, tatildeyiz falan gibi yazılarla kapalı durumdalar. Tuhaf. Avrupa’nın moda merkezlerinden biri olarak geçen Milano’da dükkânlar kapalı. “Yazlığa gittim, Ağustos sonu döncem,” durumu var. Vay be!

Duomo’ya doğru yürür ve ben fotoğraf işleri ile meşgul olurken, Tülay ve Derin’in yanına bir adam yanaştı. Tülay’ın elini kaldırdı ve cebinden çıkarttığı kuş yemini Tülay’ın avcuna döktü. Bir süre bekleyince bir güvercin geldi ve Tülay’ın elinden yem yemeye başladı. Bu esnada ben fotoğraf çekmekle uğraşıyordum; derken bir adam daha geldi, o da Derin’e tebelleş oldu ve ben hafif bir tedirginlik yaşamaya başladım. Adamların ikisi de esmer tenli, Avrupa’lıdan çok Ortadoğulu gibi duruyorlar.

Benim aklımda, hazır fotoğrafları çekmişken çok fazla çene çalmadan yanlarından uzaklaşmak var. Bir yerlere gitmeden önce internetten ha bire bir şeyler okumanın faydaları tartışılmaz, ama insanı paranoyak yaptığı da bir gerçek. Paralarımı tişörtün altına koyduğum bir boyun cüzdanına zulalamıştım. Hemen omzuma asılı çantadan bozukluklarımı karıştırdım ve 2€ buldum. Aslında 1€ da işimizi görürdü ama adamlar iki euroya bile mırın kırın ettiler, biz de fazla muhatap olmadan bu kadar yeter, hade… hade… diyerek hızlı adımlarla yanlarından uzaktaştık. Bir süre peşimizden gelip daha fazla para kopartmayı denediler ama iki avuç kuş yemine iki eurodan fazla verecek kadar da aklımızı kaçırmamıştık.

İtalya’da, özellikle de Venedik, Milano gibi şehirlerdeki katedral bahçeleri güvercinlerle dolu ve insana çok alışmışlar. Eğer siz de bu kuşlarla haşır neşir olmak ve güzel fotoğraflar yakalamak istiyorsanız, ben size nasıl yapacağınızı anlatayım. Öncelikle tek kişiyle bu iş olmaz. En azından iki kişi olmalısınız ki, biri kuşları tutarken diğeri de fotoğraf çeksin. Makineyi birine verip, ‘Kardeş bir fotoğraf çeker misin?’ taktiğine de deneyebilirsiniz ama iş uzarsa sıkılabilir, ya da yanlış kişiyi seçtiyseniz makinenizi alıp kaçabilirler. Yanınıza kuş yemi ya da en azından ekmek falan alın ki, orada sizi bekleyen çakalların pençesine düşmeyin. Meydanın hem insan hem de kuş popülasyonu açısından yoğun bir noktasında dikelin, içine yem koyduğunuz elinizi havaya doğru kaldırıp beklemeye başlayın. Burada başarının anahtarı sabırdan geçiyor, unutmayın. Hemen gelmeseler de, kuşlar en sonunda gelip elinize konacaklar. Bekleyin! Bekleyin! Bekleyin!

Duomo’ya şöyle uzaktan bir bakıyor ve kapıdaki kuyruğu görünce içeri girme fikrini hemen zihnimizin karanlık köşelerinden birine doğru süpürüyoruz. Duomo’nun sol tarafında Galleria Vittorio Emmanuelle II var. Burası bir kapalı çarşı aslında. İçerideki estetiğe ve düzene öylesine dikkat etmişler ki, McDonald’s ya da Prada gibi mağazaların logoları bile siyah beyaz olarak konulmuş.

Son derece yüksek bir cam tavan, tepelerde muhteşem resim ve mozaikler. Son derece hoş, etkileyici bir yer ama çok kalabalık. McDonald’s değil yemek yemek, içeri girmek bile bir mücadele gerektiriyor. Kasaların önünde uzayıp giden kuyruklar var ama bizim karınlar da zil çalmaktan vazgeçeli epey olmuş, üçü bir arada resital vermeye başlamışlar. Yok orada yiyelim, yok burada yemeyelim diyerek bir saat kadar dolanıyoruz. Kapalı bir hava var ama epeyce bunaltıcı. Neden sonra bir kafeye oturuyor ve yemeğimizi yiyoruz. Tatilin başından bu yana geçen bunca günden sonra maymun artık uyandı! 4 euroya dilim pizza, 5 euroya kola düzenine isyanlardayız ve yemek eşliğinde içtiğimiz Frizzante gazlı sularla makul bir hesap ödemeyi başarıyoruz.

Bulgaristan’a girerken aldığım sigara bitmek üzere. Avrupa’da öyle her yerde sigara bulunmuyor. Marketlerde sigara yok, bakkal da ben henüz görmedim. Sigara alabileceğiniz yegâne yer, üzerinde T harfi bulunan tabelalarla belirlenmiş Tobacco Shop’lar. Onlardan da her köşe başında yok. Sigarasız kalıp tuvalet kâğıdına çay sarıp içme düşüncesi pek de hoşuma gitmediğim için cephanemi dolduruyorum.

Saat 4’e geliyor ve hepimiz epeyce yorulduk. Epeyce yorulmanın ötesinde Tülay’ın sırtı berbat durumda ve zavallım bir tür işkence çekiyor gibi. Gelato’larımızı alıp arabamıza dönüyoruz. Bizi görünce kızım bir seviniyor ki sormayın. Her şey yerli yerinde, herhangi bir hasar yok.

Saat 16:00 sularında Milano’dan çıkıp, Genova’ya doğru yola düşüyoruz. Genova benim görmeyi çok istediğim bir şehir. Avrupa’nın en büyük deniz akvaryumlarından biri burada ama görme şansı bulabileceğimi pek sanmıyorum. Yola çıkmadan önce, Fransa’ya doğru gitmeyi ve Cannes, Nice gibi şehirleri de görmeyi düşünmüştük. Ama çil çil Euro’larımız büyük bir hızla suyunu çekiyor olduğundan ve böyle bir ekleme yapmak yolumuzu epeyce uzatacağı için vazgeçtik.

Aslında iyi de yapmışız çünkü bu sahil şeridini gezmek gibi bir plan varsa, bu geziyi otoyol kullanarak değil, sahilden giden yolu kullanarak yapmak lazım, ki bu da çok uzun bir zaman alacak bir rota. Ama ilk fırsatta yapılması gereken bir rota olduğunu da eklemeliyim çünkü Akdeniz kıyısındaki sahil şeridi gerçekten de muhteşem.

Genova’ya saat 19:00 sularında ulaşıyoruz ama Tülay’ın durumu gerçekten çok kötü. Sürekli yatmak zorunda ve kafasını kaldırıp Genova’ya şöyle bir bakması bile mümkün olmuyor. Genova’nın hemen girişinde bir eczane ve eczanedekilerin söylediği kadarıyla bir romatizma uzmanı olan bir doktor buluyorum ama Tülay, bunun işe yarayacağına zerre kadar inanmıyor ve Genova’da durmadan yola devam ediyoruz. İlk fırsatta bir otel bulup kalmak gibi bir planımız var. Sahil yoluna dönüyoruz.

Manzara muhteşem. Yol genellikle sahilden yüksek seyrediyor, kıyı kasabalarına inen yan yollar var. Bir taraf dağ, bir taraf uçurum. Gerçekten çok güzel, ama çok virajlı ve ağır ilerlenebilen bir yol burası. Bir yandan manzaraya bakmaya, bir yandan da yolda kalmaya çalışırken arkamda bir gümbürtü kopuyor. Aynadan bakınca, yol kenarındaki korkuluklardan sekmiş, yola doğru uçmakta olan bir araba görüyorum. İçindekiler, yol kenarındaki korkuluklar sayesinde hayatta kalmaktan dolayı hayata başka bir gözle bakmaya başlamışlardır eminim.

Gördüğüm her otelin önünde duruyor, oda soruyorum. Ya çok pahalı, ya yer yok. Fiyatlar 100-150 € arasında değişiyor. Dur bir tane daha bakalım falan derken, Tülay’ın çektiği onca acıya rağmen saat 21:30’a kadar bir otel bulamıyoruz. Bütün yol boyunca tek bir kamping görüyoruz ve o da yoldan daha da yukarıda ve hoşumuza gitmiyor.

Öylesine mağdur durumdayız ki, neredeyse, “Bu devlet nirde?” diyerek isyan edesim geliyor. Otel ararken bir kez sahile de iniyoruz ve tüm yolculuğumuz boyunca en çok beğendiğim yerlerden biri olan Camogli’de bir tur atıyorum. Nasıl güzel bir yer, nasıl huzurlu anlatamam. Genova ve çevresi, aslında tek bir tatilde dolaşılacak bir yer. Üç dört otel geziyorum ama yer yok ne yazık ki.

Bizim ihtiyacımız olan tek bir şey var, bir motokaravan! Kahretsin!

Bu tatil projesinin ilk gündeme geldiği günden, 2008 Nisan ayından bu yana hayalini kurduğum, kasabaya girerken dinler, eşimle göz göze bakıp ‘I found my love in Portofino’ diye şarkı söyleriz diye CD’yi bile hazırladığım Portofino’ya 200 m. kadar yukarıdan, yoldan bakarak geçiyorum. İçim gidiyor; gerçekten de etkileyici bir görünümü var.

Bizim ihtiyacımız olan tek bir şey var, bir motokaravan! Kahretsin!

Öyle sefil haldeyiz ki, gördüğüm bu muhteşem manzaraların fotoğrafını bile çekemiyorum. Ha bir de yol çok dar, duracak yer yok.

Bizim ihtiyacımız olan tek bir şey var, bir motokaravan! Kahretsin!

Akşam yemeği falan da yemedik. Nerede olduğumuzu bilmiyoruz. Tam anlamıyla sefil olmuş durumdayız. 10 yaşında bir çocuğum var, en son Milano’da yediği yarım yamalak yemekten bu yana, en azından son 5-6 saattir hiçbir şey yemedi ve ağzından hiçbir yakınma sözcüğü çıkmıyor.

Karım deseniz tarifsiz acılar içerisinde, tatile İtalya’ya gelmiş ama son 6 saattir bir arabanın tavanından başka bir şey görmüyor. Tamam, o biraz söyleniyor ama yaşadıklarına bakınca hiç de haksız değil. Sanırım bu dünyanın en şanslı babası ve en şanslı kocası benim.

Gözümün kenarına bir Pizzeria ilişiyor ve hiç olmazsa şu çocuğun karnını doyuralım diyerek pizza almaya gidiyorum. Böyle bir tatili ucuza getirmenin yegâne yolu, popüler mekânlardan hiçbir şey almamaktan geçiyor. Bugüne kadar dilim pizzaya 4-5€ vermiş olan bendeniz, bu kasabanın Pizzaeria’sından aldığım ve hepsinse 4€ ödediğim pizzanın keyfini sürüyorum. Üstelik oldukça da leziz. En azından, Derin’in keyfi yerinde şimdi.

Pizzayı Derin efendinin amansız dişlerine teslim ettikten 3-4 dakika sonra Hotel Ferrari’yi görüyorum. Şimdi fark ediyorum ki kaldığımız otellerin isimleri hep cins cins şeylermiş: Szeged’deki Otel Matrix, Chiavari’deki Otel Ferrari.

Otel Ferrari, üç kişilik oda, kahvaltı hariç 120€ istiyor ama ben ‘Abi biz öğrenciyiz,” falan diyip, 100€’ya bağlıyorum işi. Ama 200€ diye tuttursa da yapacak bir şey yok, çünkü ben otele bakmak için arabadan inerken, Tülay artık dayanma gücünün sınırlarını geride bırakmış, ağlamaya başlamıştı. O kadar bitmiş durumdayız.

Otele yerleştikten ve Derin efendiyi yatırdıktan sonra Tülay’ın omzuna ve sırtına masaj yapıyorum, duşa giriyorum ve Tülay da uyuyunca kendimi en sonunda serinlemiş havanın kollarına, odamızın ana caddeye bakan balkonuna atıyorum. Epey bir işkence çektik ama galiba herkes huzur buldu. Sanırım tatilin ilk gününden bu yana en kötü günümüz buydu. Ama bir yandan da, İtalya’da, Chiavari’deyiz. En kötü günümüz böyle olsun…

Benden iyi gece bekçisi olur aslında. Bu saatleri öylesine seviyor, öyle büyük bir huzur buluyorum ki anlatamam. Balkonda yarım saat kadar oturup etrafı izliyorum. Ne olursa olsun, ne kadar sıkıntı çekersek çekelim, değer.

Yarın Pisa, oradan da uzun zamandır hevesle beklediğimiz Floransa’ya gideceğiz.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz