Nereye Payidar Nereye?

Written by Boğaç Erkan. Posted in Ordan Burdan

Belki de teknolojik anlamda en çok değişimi tecrübe eden kuşak olacak benimkisi; ya da bilmiyorum, belki de böyle demek daha havalı geldiği için inanası geliyor insanın buna. Şimdi düşününce tuhaf geliyor aslında; bilgisayar denen şeyi ancak üniversitede, o da laboratuvarda falan görebilirdiniz.

İnanması zor olsa da cep telefonu diye bir şey yoktu hayatımızda, ailesinin yalnız başına tatile gitmesine izin verdiği şanslı insanlardan biriyseniz bir otobüse biner yola çıkardınız da sizden ilk haberi ancak siz arayabildiğinizde alırlardı. Aramak dediğim de cebinizden çıkardığınız aptal bir aletin ekranına dokunup konuşmadan iletişmek de değildi… Çaba göstermek gerekirdi birine bir yerde olduğunuzu haber vermek için. Postaneye gidilir, telefon yazdırılırdı. Sıranız gelecek, sıranız gelip de sizi seslediklerinde ortalıkta olacaksınız, bütün bunlar da yetmezmiş gibi karşı taraf da benzer koşullarda olup ahizeyi kaldıracak ve konuşacaksınız. Gerçekten inanılmaz geliyor şimdi.

Sonra bilgisayarlar geldi hayatımıza. Hiç unutmam, ilk başta çok aciz durumdaydı her şey. Bir keresinde, İnternete bağlanmaya çalışırken aradığımız numaralardan biri açılıp karşıdan biri, “Alo!” demişti de nasıl kapatacağımızı bilememiştik tuhaf bir heyecan içerisinde. Ya da bir arkadaşımız, “Yahu ne buluyorsunuz siz bu İnternette, ben acayip sıkılıyorum,” diyerek dert yanıyordu, ekran karşısında saat hesabı yaparak oturan bizlere.

Ama zaman içerisinde yine tuhaf bir şey oldu. Birdenbire dört bir yanımızdan “bilgi bombardımanına” tutulmaya başlandık. O an insana heyecan veren geyikler vardı, “Bir tıkla dünyanın bilgisi parmağının ucunda” deyip dururdu herkes hiç unutmam. İlk başta bahsedilen bu bilginin çeşit çeşit ve video kasetlere göre son derece kolay bir şekilde ulaşılan “porno” olduğu ortaya çıktı. Hatta o sıralar, babamın cenazesine gitmek için birlikte yola koyulduğumuz Nihat Amca bana dönüp, “Oğlum biz babanla çok konuşur, çok sohbet ederdik. Bu milletin başına sarılmış en büyük bela İnternettir,” demişti de çok şaşırmıştım.

İşler artık fazlasıyla değişmeye başlamıştı ama… Yavaş yavaş bunun artık önüne geçilemez bir süreç olduğunu görüyorduk biz de. Ancak teknolojiyle ne kadar haşır neşir olursak olalım, işlerin bu raddeye varacağını tahmin edemedik; ki bence bunu öngörebilmek için de “özel” olmak lazımdı.

İnternet günlük hayatımızın bir parçası olmaya başlamıştı ancak henüz “bağlı” olmadığımızda krizlere giriyor değildik çünkü o an için bize sunduğu nimetler büyük oranda “akademik” (bunu da porno anlamında kullanıyorum tabii ki) içerikten ibaretti. Daha cep telefonlarına bile tam anlamıyla alışamamışken İnternetin bugünkü hâline yakın bir konumda olmasını beklemek tuhaf olurdu zaten.

Sonra ne olduğunu ben de bilmiyorum. Sanırım teknolojinin tüm evrimi boyunca yaşanan en büyük devrimlerden biri gerçekleşti: İlk başta çok büyük rakamlar gerektiren web alanlarının ucuzlamaya başlamasıyla İnternet hızla kişiselleşti. Bloglar geldi ve yakın ya da uzak çevremizdeki insanların kişisel deneyimlerini öğrenmeye, insanlığın ortak bilimsel ve kültürel birikimini hep birlikte ve önlemez biçimde ortaya dökmeye koyulduk.

Mikro blog diye bir nane sardılar başımıza. Yaz babam yaz; oku okuduğun kadar. Türkiye’deki algı biraz farklı olsa da insanlar mikro blogları ortak fayda sağlayabilecek konulara yoğunlaşarak kullanıyor, bizdeki gibi içerik hırsızlığından nemalanmak yerine paylaşımı hedefleyerek bilgilerini ortalığa saçıyorlardı. Oysa onun da bok* çıktı sanki zamanla. Öyle çoklardı ki, takip etmek, aradan işe yarar bir şeyler bulmak mümkün değildi.

Ve sonra… sonra Facebook denen nane girdi hayatlarımıza. Hatırlarım, ben bir süre direnmiş, nedense bir türlü hesap açmamıştım kendime. Ancak tabii ki karşısında durmak mümkün olmayacaktı. Facebook hesabı olana kız verilmemeye başlandığında, ya da Facebook hesabı olmayanlar kurbağa formunda kalmaya mahkûm olmaya başladıklarında, birer birer açtık hesaplarımızı.

Tabii ki Twitter’dan bahsetmemek de olmaz. Düşünün bir kez; hastası olduğunu Adriana Lima bir yere gidiyor. Sevdiceğiniz dünyanın bir ucunda siz diğerinde… A-aaa, bir bakmışsınız önündeki pasta sizin de önünüzde ve soruyor: “Yesem mi yemesem mi?” Ye güzelim, kim tutar seni diyorsunuz, Adriananız yazdığınızı aynı anda görüyor ve belki de size, “Ama ya basenlerim şişerse,” diyerek yanıt veriyor. Yahu kıyamam ben sana… Sanki yanımdasın da konuşuyoruz doyasıya… Böyle bir şey olabilir mi? Gerçekten büyüleyici… Ne demiş ozan, “Bazı şeyler parayla satın alınamaz, mesela Twitter… “

Galiba babamın deyimiyle hepimizin yüzlerine hâkim olan o “tuhaf aptallığın” yerini alması da bu günlere denk geliyordu. Yavaş yavaş vuruyordu bizi teknoloji devrimi. Bilgisayarlarımızın önünden kalkamamaya başladığımız günler gelmişti. Sanalının aksine, gerçek hayat daha sıkıcı olmaya mı başlamıştı ne?

Her geçen gün şiddetini daha da artıran bir veri bombardımanının kurbanlarıyız biz. Bizden sonrakiler kendilerini belki kurtaracaklar, zira bir noktadan sonra “bayma” yapıyor bu saldırı. Ama bizler, yani benimle aynı yaşlarda, otuzlarının ortalarında olanların bu kurbanlık durumundan yırtmaları mümkün olmayabilir.

İşin kötü tarafı, maruz kaldığımız bu bombardımana alışıverdik hemen. Artık işimize yarasın yaramasın, anlamlı ya da anlamsız, doğru ya da yanlış; “bilgi” olmadan yaşayamıyoruz. Bu akıştan mahrum kaldığımızda hayat boşlaşıyor, zorlaşıyor ve belki de artık eskisi gibi olmayan ama eskisinin bir türü olduğuna kendimizi ikna etmeye çalıştığımız büyüsünü yitiriveriyor. Online olmamak bir sızı yüreklerde. Sittin sene görmediğimiz ve görmek de istemediğimiz “arkadaşlarımız” yokluklarıyla dağlayıveriyorlar narin ve hassas yüreklerimizi.

Ama tuhaf olanı, “bilgi” ya da verinin artan bu vazgeçilmezliği, verinin değerini artırmak yerine azaltıyor. Artık öyle çok bilgi var ki hayatımızda, eskiden sahip olduğumuz kıt verinin yerini alan gani gani bilgi daha değersiz sanki. Gazi ile konuşuyordum bugün; çok çarpıcı bir örnek verdi: “Lisansüstü yaparken elimde dört ya da be kitap vardı,” dedi iş yeri terasının sabah soğuğunda, olabildiğince hızlı bir şekilde sigaralarımızı tüketmeye çabalarken. “Ama biliyordum ne yazdığını. Şimdi doktora yapıyorum ve sert diskte binden fazla kitap var ama benim o kitaplarda yazanlardan haberim yok.” Şaşırtıcı. Belki de üzücü. Belki de doğru bile değil ama kabul edin ki hayatlarımızda böyle bir gerçeklik var: Öyle çok bilgiye maruzuz ki bilmiyoruz artık.

İşin bir de sosyal yönü var tabii ki. Tanıdığımız tanımadığımız öyle çok insanla bağlıyız ve önceliklerimizi de “like edilmeye” öylesine bağladık ki, yüz yüze iletişimi yavaş yavaş unutmaya başladığımızı hissediyorum. Dokunmatik ekranların kölesi, dokunmatik ekranlardan yoksun yaşayamayanlar bireylere dönüşüyor olabilir miyiz?

Belki de birkaç paragraf başa dönmüş olacağım ama, tüm dünyanın bilgisinin tek bir tıkla önümüze geldiği bir dünya geldi mi gerçekten de? İyi mi oldu yoksa kötüye mi gidiyor hâlimiz?

Dallas’ın yayınlandığı günleri hatırlayanlardan mısınız? Pazar akşamları oynardı TV’de. Zamanı, yeri yurdu belliydi ve o günün en önemli işlerinden biriydi Bay JR’ın kötülüklerini izlemek. Ama şimdi, hiçbir şeyin zamanı yok sanki. Dallas’ın külliyatı var YouTube’da. Amerikanya’da yayınlanan bir diziyi, bir iki saat sonra ya da paşa gönlüm isterse on yıl sonra seyredebiliyorum. Belki abartılı olacak ama zaman duruyor ya da belki de hayatlarımız gibi anlamını yitiriyor olabilir mi? sabah işe belli bir saatte gitmemiz gerektiğini unutuyor değilim tabii ki; ama siz de kabul etmelisiniz ki zaman denen kavramın anlamı da değişiyor sanki. Zaman da kişiselleşiyor olabilir mi? Sonsuz yaşam da (tabii ki sanal olarak; saçmalamayın) mümkün mü olacak acaba yakında? Bilincimizi, hatıralarımızı ya da hislerimizi dijitalize edebilecek miyiz? Edersek iyi mi kötü mü olacak?

Facebook bağlantılarımız, belli bile etmeden “izlediğimiz” arkadaşlarımız, sıkıcı bir akşamdan “post” edip nasıl da eğleniyor olduğumuzu ele âleme ilan eden fotoğraflarımız, çocukluğumuzdan kalma, “Ay ne şeker!” videolarımız ya da hayatımızda aslında pek de yeri olmayan arkadaşlarımızdan aldığımız, “Ay ne hoş görünmüşsün şeker,” yorumlarıyla daha mı mutluyuz? Sosyalleştikçe asosyalleşiyor olabilir miyiz?

Dijital dünyanın hayatımıza kattığı “sosyal medya” bizi daha yalnız, daha mutsuz mu ediyor yoksa neden sonra bulmaya mı başladık kendimizi? Herkese, belki de kendine bile yabancı bireyler hâline mi geliyoruz?

Yalnız değil miyiz hepimiz?

Daha da yalnız olmayacak mıyız?

Belki çok kızanlar olacak ama mecburum buna (ve umurumda da değil ne kadar kızdığınız):

 

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu

tirende üçüncü mevki

şosede yayan

büyük insanlık.

 

Büyük insanlık ikisinde Facebook hesabı açar

Onunda Twitter’a kaydolur

On beşinde İnstagram’a

büyük insanlık.

 

Facebook büyük insanlıktan başka herkese yeter

twitter de öyle

instagram da öyle

pinterest de öyle

linkedin de öyle

büyük insanlıktan başka herkese yeter.

 

Büyük insanlığın sayfasında yorum yok

fotoğrafında like

postunda paylaşım

ama friendleri var büyük insanlığın

friendsiz yaşanmıyor.

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz