[Gün 5] Viyana – Venedik

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Sabah erken bir saatte kalktık ve Irene’nin bizim için hazırladığı enfes kahvaltının tadını çıkarttık. Richard ve Filiz için bir şeyler göndermek istiyorlar ancak arabanın içini gördükten sonra Irene de hemen vazgeçiyor, çünkü içeri herhangi bir şey almamız mümkün değil. Richard’ın Leatherman’ı ve motor botlarını bir yerlere tıkıştırıp, yola çıkmak için son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Keşke biraz daha kalabilsek; bu ev bizim ikinci evimiz gibi olmuştu… öylesine rahat ettik ki. Umarım Irene ve Herbert de güzel zaman geçirmişlerdir ve tekrar gelmemizi dört gözle bekliyorlardır.

[Gün 3] Viyana

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Pek de erken olmayan bir saatte, saat 09:30 gibi kalkıyor ve karşımızda süper bir kahvaltı buluyoruz. Benim enişte Apfelstrudel’i güzel yapar, ama Irene’ninkinin yanında esamesi okunmuyor. Daha önce de belirtiğim gibi, Irene ve Herbert son derece düşünceli, kibar insanlar ve Ankara’da bizi ziyaret ettiklerinde gördüklerini unutmamış, kahvaltı için kendilerinin tercih etmedikleri salam, yumurta gibi şeyler de hazırlamışlar.

[Gün1] Hadi Naş!

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Türk gümrüğünden saat yediyi on geçe gibi çıktık ve Bulgar kapısına doğru yollandık. Nedendir bilinmez, etrafa bir mezbelelik hâkim. Hava sıcaklığı 18 derece ama bizim heyecanımızdan kaynaklanan iç ısımız termometreleri darma duman edebilecek kadar yüksek. Ama yapacak bir şey yok; önümüzdeki arabaların peşine takılıyor, sıradaki yerimizi alıyoruz.

Başlarken

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Şu an Viyana’dayız. Tam olarak kaç gün olduğundan emin olamadığım son birkaç gün son derece dolu dolu, ve sanki her zamankinden daha hızlı geçti.

Yola çıktığımız ilk andan bu yana notlar alıyorum. Bugün de yazmaya başlamazsam, toparlayamamaktan korkmaya başladım. Neyse fazla uzatmadan olan bitenleri yazsam sanırım daha iyi olacak. Böylece siz de ne çok şey yaşadığımızı görürsünüz.

İlk plan Cumartesi gecesi erkenden yatmak (en azından kaptan şoför için) ve Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece 02 – 03 gibi İstanbul’dan Kapıkule’ye doğru yola çıkmak, saat 5-6 gibi Kapıkule’yi geçip, gece karanlığına kalmadan Sırbistan-Macaristan sınırının Macar tarafına geçmek ve hemen sınırda arabada yatmaktı. Gezenbilir forumlarında yazmıştı birileri, işler kağıt üzerinde olduğu gibi olmuyor diye… haklıymış, işler kağıt üzerinde olduğu gibi olmuyormuş… gezen, gerçekten de biliyormuş!

Cumartesi gecesi saat 8 civarında ben artık yatsam demeye başladım. Ama hiç uykum yok ve içinden de hiç uyumak gelmiyor. Hala yatağa gitmediğimi belli etmeden saat 10’a kadar dolandım ortalarda, sonra, ‘Artık sen yatsana’lar başladı. Olmaz! Yatmak istemiyorum ki! Ne yapsam da bu işten sıyırıp yatmasam derken, Tülay harika çözümü buluverdi: ‘Niye yatıyorsun ki şimdi?’ dedi, ‘Bir bardak çay içelim, sonra da çıkalım yola.’ Hani derler ya, körün istediği bir göz, diye, ben zaten dünden razıyım bu plana, yeter ki yatmayayım.

Baldız, Richi, Tülay, Derin ve ben bir süre daha çene çalıp çay içtik ve Cumartesi gece yarısından hemen sonra, saat 00:20 gibi İstanbul’dan yola çıktık. Kavacık’tan çıkarken kızım 110 km. giderim diyordu, ben de hemen bir benzinlik arama ihtiyacı hissetmedim. Ama aklınızda olsun, İstanbul’dan Kapıkule yönüne ilk benzinlik yaklaşık 80 km. sonraymış. Kızım yavaş yavaş sızlanmaya, mazut mazut diye bağırmaya başladığında ve gidebileceği mesafe 30 km.ye düşünce, gecenin bir yarısı otoyolda kalmaktan korkan bendeniz, Kumburgaz’a dönmeye karar verdim. Kumburgaz’da mazut doldurduk ama çok da fazla almamaya özen gösterdik çünkü sınırdaki 1,20€’luk mazut var aklımızda. Mazut meselesi hallolunca, Tülay oğluna eşlik etmek için arkadaki yatağa geçmeye karar verdi ve ben de ona engel olmadım!

Kumbargaz falan derken Kapıkule’ye varmamız 03:30’u buldu. Bu arada İstanbul’da mumla aradığım uyku kendini epeyce hissettiriyor olduğu için şansımı zorlamamaya karar verdim ve Kapıkule’den 3-4 km. mesafedeki tesislere çektik ve ben arkaya geçtim, Tülay öne geldi ve 2,5 saat kadar arabada uyuduk. Uyuduğumuz otoparkta Jandarma nöbet tutuyordu ve son derece rahat bir şekilde geceyi geçirdik. Bazı gurbetçilerimiz parktaki banklarda uyuyorlardı.

Sabah 05:45’te uyandık, kızımı kaldırdım ve tesisin tuvaletine yollandık. Bu tatilde en büyük problemimizin tuvalet olmasını bekliyoruz. Arabada son derece rahat bir şekilde uyuyabiliyoruz, ama ne yazık ki henüz bir tuvaletimiz yok ve uygun ve temiz yerler bulmaz sorun olabilir. Oluyor da! Güzel yurdumun akıllı tuvaletçisi, salak yolcuları soymayı kafaya koymuş bir kere! Pislik içinde tuvaletler, tuvalet kağıdı mı, o da ne ola ki gardaş? olayı var. Ve bunun için de 1 YTL’cik talep ediyor. Tuvalet pis olunca tuvalet pisti, sana para vermiycez denebiliyor mu bu ülkede? Ya da bunun için Tüketici hakları hakem heyetine başvurmak mümkün mü acaba?

Neyse, hakem heyetiyle şimdi uğraşmayalım diye düşünüp kolayca kazandığımız 1’er YTL’mizi pis tuvaletçiye veriyor ve gümrüğe doğru ilerliyoruz. Bir sonraki tuvalet güzel olabilir mi umuduyla yine duruyoruz ama hiç ümit yok! Kahvaltılık bir şeyler alıyor ve her yerdekinin iki katı para ödyürum. 1 kutu kolanın fiyatı 1,75!

Saat 06:30 gibi Türk gümrüğüne giriş yapıyoruz. Herhangi bir sorun çıkmadan, biraz sıra bekleyerek Türk tarafındaki işimizi 07:10 gibi bitip Bulgar gümrüğüne geçiyoruz. Bulgarlar işi elektroniğe dökmüşler, bankolar arasında hareket ederken bize bir küçük flash disk veriyorlar ve her işlem bu diske kayıt ediliyor.

Bu arada, yola çıkmadan önce sorup durmuş ama bir türlü yanıt alamamıştım, gümrükten nasıl geçilir diye, yanıt alamamamın nedeni, verecek bir yanıt olmamasıymış; sadece evraklarınızı hazır ediyor ve önünüzdeki arabanın peşine takılıyorsunuz, hepsi bu. Arabadan inmeniz bile gerekmiyor, tabi sizden rüşvet almaya çalışan Sırp gümrükçülerle muhatap olmuyor, ya da arabanızı kontrol etmek isteyen bir gümrükçü ile karşılaşmıyorsanız.

Şu an saat çok geç ve çok uykum geldiği için yarın devam etmek üzere huzurlarınızdan ayrılıyorum.

[Gün 4] Viyana

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Bugün Viyana’da ikinci günümüz. Sabah kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra kaldığımız evin hemen yakınındaki kale/şatoyu gezeceğiz. Robert’in kız arkadaşı Kathe zaten part time olarak burada çalışıyormuş ve bize özel bir tur yaptıracak. Erken bir saatte yürüyerek şatoya gidiyoruz ve görevliler bize kapıyı açıyorlar. İçeride sadece biz varız. Aslında yapı çok eski bir yapı değil, ama burada daha önce bir kale varmış. Arazinin sahibi kişi burayı yenilemek istemiş ama elinde eski kalenin planları yokmuş. Bulabildiklerini değerlendirip, eski yapıya benzer bir şey inşa etmiş, sonra da Avrupa’nın türlü yerlerinden topladığı bir sürü eski eşyayı buraya doldurup, şatoyu bir müze haline getirmiş. Son derece etkileyici bir bina olması yetmezmiş gibi, her yer belki de yüzlerce yıllık eşyalarla dolu. Silahlar, mutfak eşyaları, eski, el yazması kitaplar.

[Gün 2] Szeged – Budapeşte – Viyana

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Sabah 09:00 gibi kalkıyoruz. Otele fazla para vermek istemediğimiz ve daha ilginç bir şeyler yiyebileceğimizi düşündüğümüz için kahvaltıya yazılmamıştık. Arabaya biniyor ve şehri turlamaya başlıyoruz.

Tuna nehri şehirden geçiyor ve şehir gerçekten de çok güzel.

Bir Avrupa Macerası

Written by Boğaç Erkan. Posted in BAM

Yetti be! Yetti artık diyerek karar verdik bu seyahate çıkmaya… Her sene aynı şeyler; Haziran’ın ortalarında bakınmaya başla, nereye tatile gitsek diye. Çıralı? Yok, olmaz, Caretta Caretta bokları yüzüp duruyordu denizde, son gittiğimizde. “Hayatım, biraz sağdan… hayvancağız yapmış işte… onun da canı var ne de olsa.” Onun da canı var doğru, ama ben de bir yıldır en az onun kadar çalıştım, bir hafta tatil yapacağım diye. Çok seviyoruz Çıralı’yı, tamam, ama bir yere kadar. Denizde slalom yapmak için mi çalıştık, bekledihttp://www.bogacerkan.net/bir-avrupa-macerasi-2/k bütün bir sene? Olmaz.

“Tatil köylerine baksak, tatlım?” I-ıh. O da olmaz. Bir Naturland tecrübesi yaşamıştık birkaç yıl önce, ömre bedel. İnanmazsınız, koca tatil köyünde toplam 13 saat geçirmeye tahammül edemedik. Otelin bir gece müdürü vardı, adamı peşinden bağırarak koşturan müşteriler sayesinde kolayca tanıyıvermiştik. On yüz bin milyon baloncuk var dedikleri deniz akvaryumuna dalma hayalleri kurarken dört bir yana saçılmış kola şişeleri ile karşılaşmış, en kötü düşlerimle yüzleşmiştim.

Hal böyle olup da tatil için nereye gidebileceğimizi bulamayınca, biz de arabamıza (kızıma) atlayalım, şöyle bir açılalım Avrupa’ya diye düşündük. İlk başta şaka gibiydi aramızda, ama sonra sonra işler ciddileşti ve planlar yapmaya koyulduk.

Önce nerelere gidelim diye konuşmaya başladık aramızda. İlk plan Yunanistan üzerinden feribotla İtalya’ya geçip, İtalya’da dolandıktan sonra yine aynı yoldan geri dönmekti. Bu plan eşimi deniz tutuyor olması nedeniyle hayata geçemedi (gerçi sonra biz yine deniz yoluyla döndük ama orasını daha sonra anlatacağım zaten).

Sonra, dağcılık geçmişim nedeniyle görmek istediğim Alp Dağları’nı ve Mont Blanc’ı kapsayan bir rota çizdim ama bu da çok uzun bir yol olması nedeniyle hayata geçirilemedi.

Türkiye – Bulgaristan – Sırbistan – Macaristan – Avusturya – İtalya rotası üzerinde görüş birliği sağladıktan sonra, yola çıkmaya daha 5 – 6 ay varken araştırmaya koyuldum. bu seyahat kaça mal olacaktı? Pasaport lazım olur muydu? Peki ya uluslararası ehliyet?

Yola çıkmaya 1 ay kala elimde kocaman bir dosya vardı. İçinde internetten edinip renkli çıktılarını aldığım ve bizim yolculuk güzergâhına özel haritalar, kalınabilecek yerlere dair bilgi, adresler ve telefon numaraları, geçeceğimiz ülkelerde dikkat etmemiz gerekenler, elçiliklerimizin telefon numaraları ve benzer türden pek çok bilgi yer alıyordu.

Her gün ne kadar yol gidip, nerede ne kadar kalacağımızı ve geceleri nerede geçireceğimizi daha yola çıkmadan planlamıştım. Bu planlara uyabildiğimiz zamanlar da oldu, işlerin hiç beklenmedik şekilde geliştiği zamanlar da.

Yolculuk kapıya gelip çattığında ve son anda yapmam gereken bir sürü iş çıkıverince, Naturland falan çıkıp gitti aklımdan. Yapmayı düşündüğüm daha pek çok şey vardı ama bir baktım ki, iki gün falan kalmış yola çıkmaya. İşte o zaman her şey çıkıverdi kontrolden.

Anlayacağınız, arada olan bitenleri yazmak için zaman kalmadı. Yaklaşık 4 saat içerisinde yola çıkmış olacağız. Kızım hazır, eşyaları yüklemiş durumdayız ve inanmazsınız, daha bir kelime bile mızmız etmedi. Onu çok seviyorum.

Son anda öğrendiğimiz yeni bir gelişme var, bu ana kadar hiç hesapta olmayan bir şey bu.Biz Ankara’dan çıkmadan önce hava 4 gündür 37-39 derece aralığında gidip geliyordu. Yarın (Pazar) gecesi Sırbistan – Macaristan sınırında, arabada yatıp, pazartesi günü Budapeşte’ye ve akşamında da Viyana’ya gideceğiz. Bugün öğrendik ki Viyana’da üç dört haftadır yağmur yağıyormuş ve sıcaklık 14 derece civarındaymış. Yana yakıla kışlık giyecek dilenmeye aşladık, baldız Filiz’den. Sanırım biraz soğuk olacak ve biraz üşüyebiliriz.

Şu an İstanbul’da, baldız Filiz’’in Kavacık’taki evindeyiz. Biraz uyuyayım, gece 03:00 gibi yola çıkalım diyoruz. Yarın, tüm yolculuğumuzun en zorlu günü olacak çünkü yaklaşık olarak 1,200 kilometrelik bir yol var önümüzde, İstanbul’dan, Sırbistan – Macaristan sınırına uzanan.